İran ve Türkiye: Sınıf değil zümrevi hükümranlık


05 Ocak 2018 04:53

Cemiyet-toplum, cemaat-topluluk, kabile, aşiret, etnisine, din, mezhep, tarikat, dil, cinsiyet, yaş, memleket-bölge, şehir-belde-köy-oba…

Üretim-tüketim, sahiplik-girişimcilik-komisyonculuk- esnaflık-memurluk-işçilik-çiftçilik-işsizlik-muhtaçlık-bağımlılık, eğitim-diploma-meslek, kazanç-gelir-para-pul-servet, tarım-sanayi-ticaret-turizm-hizmet…

Hüküm-hükümdar-hükümranlık-hükümet… Cumhurreisliği-Başbakanlık-Bakanlık, Din-Diyanet-BİB, Ordu-Polis-Zabıta-Askeriye, Bürokrasi-Mülkiye-Maliye, Tıbbiye, Adliye-Yargıtay, İlmiye-YÖK-MEB, Belediye-Muhtarlık, Parti-Sendika-Lonca-Oda-Dernek…

Toplumsal yapılarla, zümre ve sınıflarla, iş-emek-liyakatle hükümranlık biçimleri arasında nasıl bir ilişki ve örüntü bulunuyor? 

Ana soruyu iki noktada toparlayabiliriz: 1-Saygınlık yani sosyal kaynakların paylaşımı: Hak eden hak ettiği saygıyı görebiliyor mu? 2-Zenginlik yani iktisadi kaynakların paylaşımı: Hak eden hak ettiği payı alabiliyor mu?

Daha gerideki soru ise saygınlığın ve zenginliğin kaynağı nedir sorusudur.

Aynı zamanda Mantık ve Ahlak Filozofu olan A.Smith’in “Milletlerin Zenginliği –Nedenleri ve Doğasına Bir Giriş” adlı klasik eserinden hareketle;1) Saygınlığın ve insanların gördüğü veya göremediği sosyal saygının, 2) Zenginliğin ve insanların zenginlikten aldığı veya alamadığı payın nedeni ve doğası nedir?

A.Smith’in arayışı “doğal özgürlüğün açık ve basit sistemi”ni yakalamaktı. Yani “polis (devlet-şehir) ve gelir” ilişkisi aynı zamanda düzen, egemenlik, özgürlük ve ahlâki bir boyut içermekteydi. 

Montesquieu Osmanlı’yı “kuralsız despotluk/diktatörlük” olarak görüyor (Batı imparatorlukları Magna Charta’dan sonra “kurallı despotluk” sayılıyor), Weber Osmanlı yönetim tarzının meşruiyetini “patrimonyalizme” (Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi padişah) dayandığını ileri sürüyordu. 

Kuralsız despotizm kurallıya göre, patrimonyalizm bürokrasiye göre daha fazla akıl, mantık ve hukuk dışını temsil etmektedir. Patrimonyalizm zümrevi (köken, din, yaş, cinsiyet temelli, ruhban-Tanrı bağışı), değer duygu (gelenek) esaslı olup kurallı olanı veya bürokratik olanı ise sınıfsal akılcı olanı oluşturmaktadır.

Emperyalizm ve demokrasi sınıf temelli bir bakıştır, çıkar ölçütü temelinde “akılcıdır”, girişim ve yeniliklere açıktır. Dinci monarşiler veya dinci cumhuriyetler ise din değer temellidir, teokratik zümrevidir, kendi içine kapalıdır, özgürlükçü yenilikçi değildir, akılcı değildir, mevcut etnik-dini-mezhepsel dengeler üzerine kuruludur, ana motivasyonu ve mücadelesi bir diğer zümreyi ekarte etmeye yöneliktir veya güç kazanmak için cemaatler bloğu oluşturmaktır. Emperyalizm mücadelesi ise daha fazla pay almaya, kârlılığını-yayılımını artırmaya yöneliktir. Emperyalizm dünyaya, hatta bugün uzaya gözünü dikmiş bulunuyor. İran veya Türkiye’nin saldırılardan korunma dışında böyle bir ufku yoktur, bütün enerjisini içerdeki zümreleri tutmak ve kendi zümresinin ağırlığını genişletmek üzere kullanıyor.

İran ve Türkiye’deki dincilerin vizyonu zümrevi bulunuyor, kısaca “şeyhler tarikatlar Ayetullahlar rejimi” olarak adlandırılabilir (eski örneği Osmanlı “milletler sistemi” veya Kaddafi Libya’sı idi). Lozan’daki azınlıklar sistemi de bu tür izler taşıyor, Balkanlardaki yapılanma da üç aşağı beş yukarı böyle tortular barındırıyor. Zümre-kast blokları olarak mutlak monarşilerden bir miktar ayrışıyor.

İran’da veya Türkiye’de zenginliğin kaynağını “toprak” ve “madenler” (arsa-inşaat-petrol-gaz-hidroelektrik vb.) oluşturuyor. Eskiden “ipek yolu” da buna dahildi, şimdi jeostratejik enerji yolları belki bu anlamda bir işlev görüyor. Türkiye için zenginlik kaynaklarının diğer ikisini ise “askeriye-NATO üyeliği” (Batı çıkarlarının bölgedeki jandarmalığı) ve “komprador burjuvazi” (Batı sermayesinin bölgedeki mümessiliği) oluşturuyor (İran için Rusya ve Çin’in bölgedeki varlığı ve yayılımını, enerji güvenliği ve pazarını garanti rolüdür).

İran ile Türkiye İslâm devrimine kadar aynı yakada (Batı yakasında) idi. Şimdilerde Türkiye Avrasya’ya yaklaşarak İran’la aynı saflarda buluşabilir, Zarraf meselesi de ortak nokta sayılabilir, ancak halk için bir şey değişmez.

İster Batı-NATO ister Rus-Çin-Avrasya yakasında olsun İran ve Türkiye’nin yüksek bir aydınlanma ve özgürlükçülüğü, hatta sınıf temelli liberal demokrasi oluşturması hem içerde hem de dışarıda arzulanan bir durum değildir; din-mezhep temelli neo-muhafazakârlık (zümrevi hükümranlık) hem içerde hem dışarıda bölge ülkelerine biçilmiş kaftandır.

İran’ın da Türkiye’nin de gelişme ve geleceği zümrelerden, şahlardan, padişahlardan hiç değil; sınıflardan da değil; bilim, aydınlanma ve özgürlüklerden geçmektedir. Gerisi esas değil taktikseldir.

www.evrensel.net