KHK düzeni


28 Aralık 2017 04:48

Son iki KHK ile (695 ve 696), KHK düzenimiz (!?) kemale erdi. Boşuna itiraz ediyoruz, KHK düzenlemelerine.

KHK düzeni, KHK düzenlemeleriyle olgunlaşır.Demokrasiye doğru değil elbette genel yönelimi Türkiye’nin.

Büyük bir sapma gösterdi bu konuda.

Aralık 1999 tarihinden itibaren AB süreci belirliyordu, genel yönelimi.

Ne denli eleştirel yaklaşsak da kabul etmek lazım ki, AB üyesi ülkeler, demokratik ülkeler. İnsan hakları sorunları yok mu o ülkelerde? Olmaz mı? İdealize etmemek lazım. Fakat, yeryüzünde şu anda yürürlükte bulunan en demokratik birlik ve en yüksek standartlara sahip ülkeler topluluğu AB üyesi ülkeler.

Şu andaki tek adam rejimine uygun bir KHK düzenlemesi çıktı. İnsan hakları hukuku, insan haklarının ancak yasayla sınırlanabileceğine amirdir. Söz gelimi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13. maddesinde de bu durum vurgulanır. Yasayla sınırlamanın mantığı var. Çünkü yasalar birincil düzenlemelerdir. Yasama organınca konunun ele alınmasının sağladığı güvenceler var. İlki, çalışmalara katılma imkanıdır. İkincisi, kamuoyunun neyin yasa çalışmasına konu edindiğinin bilme durumu olur. Kimlerin ne teklif ettiğini öğrenirsiniz. Uzmanlar daha hazırlık aşamasında fikirlerini söylerler. Açık tartışmalar olur. Kimin ne savunduğunu bilirsiniz. Neyin değişeceğini, ne kadar değişeceğini bilirsiniz. Bunlar hep insan haklarının korunması ve geliştirilmesi açısından güvence oluşturan unsurlardır. Halbuki KHK düzeninde, normatif düzenlemeler sınırlı sayıda bürokrat tarafından hazırlanır. Onların kim olduklarını, neyi savunduklarını ve hangi gerekçe ile bu çalışmayı yaptıklarını bilemezsiniz. Nitekim öyle de oldu. İki temel konuyu tartışıyoruz şimdi, KHK yayımlanıp yürürlüğe girince.

Halbuki yasa olsa, yürürlükten önce, daha taslak ya da tasarı halindeyken tartışmaya başlayacaktık. İktidar da yanlışlar konusunda önceden uyarılmış, bilgi sahibi olmuş olacaktı. İki boyutu var düzenlemenin. İlki, 15 Temmuz ve sonrası yasalara göre suç niteliğindeki eylemde bulunmuş olan sivil kişilerin, bu eylemler darbecilere karşı ve darbeyi önlemek için gerçekleşmişse, soruşturma ve kovuşturma konusu yapılamayacağı, dava açılamayacağına dairdir. Halbuki biz biliyoruz ki, hangi gerekçeyle olursa olsun, işlenemeyecek ve işlendiğinde de zaman aşımına da uğramadan soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulacak suçlar var. İşkence suçu gibi, insanlığa karşı işlenmiş suçlar gibi suçlar bunlar arasındadır. AİHS 15. maddede, Anayasa 15. maddede ve BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 4. maddesinde yazılıdır bu yasak eylemler.

KHK bir ayrım yapmıyor. İkinci boyut, gerçekleşmiş fiiller, eylemler bakımından bu düzenlemenin genel af niteliği taşımasıdır. Oysa biliyoruz, KHK ile genel af çıkarılamaz.

KHK düzeninin ikinci ana başlıklı düzenlemesi tek tip elbise zorunluluğunu getirmiş olmasıdır. Tek tip elbise 12 eylül askeri darbesinin bir ürünüydü. Direnişlerle, ölümlerle tarihin çöplüğüne gönderilmişti. Çöplük eşelendi ve bulundu. Yeni modelleriyle, darbe teşebbüsünde bulunan  ve “FETÖ” davaları olarak nitelenen davalarda yargılanan/yargılanacak olanlara giydirilecek tek tip elbise badem kurusu renginde olacak- mış(!) ve diğer siyasi tutuklulara ise gri elbise giydirilecek-miş!

Birkaç ay önce İHD ve TİHV tek tip elbise konusunda ilkesel tutumlarını açıklamışlardı. İşkence ve onur kırıcı muameleydi tek tip elbise, İnsanlık onuruna saldırıydı. KHK düzeni, belli ki, esas olarak, zora dayalı bir düzen. Bunca yılın demokratik kazanımları kolayca ve itiraza uğramaksızın yok edilebilir mi? Toplumun fay hatlarına müdahaleler var. Cenazelere, mezarlıklara müdahaleler, tek tip elbiseler, cezasızlık ve af düzenlemeleri neyin çalışmasıdır? Milletvekilleri, seçilmiş belediye başkan ve yöneticileri, gazeteciler, yazarlar hapiste tutuluyor. Baskı rejimi uygulamalarını seçim çalışması olarak nitelemek biraz naif kalır. KHK düzeni yerleşik hal alıyor. 695 ve 696 sayılı KHK’ler bu sürecin tuğlaları oluyor…

www.evrensel.net