Kudüs “fırsatı”na sığınan burjuva riyakârlığı!


14 Aralık 2017 04:58

D. Trump, Kudüs’ü “İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı”yla Ortadoğu’nun bağrına büyükçe bir alev topu fırlattı. Söz konusu karar altına atılan imza, İsrail yönetiminin yayılmacı şovenist politikalarına; Filistin Arap halkına karşı onlarca yıldır sürdürdüğü işgal ve imhaya koruyuculuk ilanıydı. Amerikan emperyalizmi bu kararla, Ortadoğu’daki en önemli iş birlikçisine yaptığı korumayı şimdi daha ileriden ve yeniden “garantiye” bağlamıştır. 

ABD emperyalizmini “Hür Dünya’nın ve barışın teminatı; özgürlük ve demokrasinin kalesi” olarak reklâm edip, iş birlikçiliklerini haklı ve yerinde göstermeye çalışan sermayenin politik-askeri ve mali temsilcilerinin dahi tepkisini çeken bu karar, provokatif, savaş kışkırtıcı ve istikrarsızlığa sürükleyici özelliktedir. İşgalci ve yayılmacı; despot ve özgürlük düşmanı, sömürgeci ve şovenist emperyalizmin karakteristik özellikleriyle uygunluk içindedir. Bu karar, ABD emperyalizmi ve diğer emperyalist haydutların bağımsızlık, özgürlük ve hak eşitliği talep ve mücadelesinin en önemli ve büyük düşmanı olduklarını göstermesi açısından da uyarıcıdır.

Türkiye işçi ve emekçileri Filistin ve Kudüs sorununu bu karar dolayısıyla T. Erdoğan ve B. Netanyahu yönetimlerinin birbirlerine yönelik suçlamalarıyla sınırlı bir çerçevede  değerlendirirlerse, aldanırlar. Herhangi emekçi, “Bizim başkan diğerlerini yerin dibine geçirdi, perişan etti” türünden kurgularla “ruhunu rahatlatma” tutumuna girerse, sadece kendini kandırmış olur. Ülkenin, bölgenin ve dünyanın somut siyasal-askeri ve ekonomik gerçeklikleri; yaşanan gelişmeler dolayısıyla burjuva yönetimleri adına yapılan açıklamaların örttüğü sorunların büyüklüğü; onların “hep birlikte” ve fakat herbirinin de kendi sınıfsal ve şahsi çıkarlarını öne alarak sürdürdükleri politikaların içerdiği büyük tehlike ve tehditler görülmeksizin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde ilerlenemez. Sermayenin en gerici ve despot temsilcilerinin yönetimi ellerinde tuttukları bu ülkelerin -ki Türkiye bunlar arasında önemli bir yere sahiptir- emekçileri, burjuva devlet yönetimlerini, onların milliyetçi ve din istismarcısı açıklamalarına kanarak onları desteklemeye devam ederlerse, kendi kuyularını daha derinden kazmış olurlar. Gerekli olan işgale, emperyalizme ve işbirlikçiliğe karşı mücadelenin birleştirilmesidir.

Son haftalarda birbirini izleyen ve her biri diğerlerini etkisizleştirici ve muğlaklaştırıcı olarak kullanılan gelişmeler, bu bakımdan oldukça uyarıcıdır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgenin, birikmiş ve neredeyse her gün bir yenisi eklenen sorunları dolayısıyla siyasal-askeri, mali ve diplomatik gündem zenginliğiyle “şaşırtıcı yeni gündem”lere sahne olduğu böylesi dönemlerde, işçi sınıfı ve emekçilerin doğruyla yanlışı; haklıyla haksızı; dost ile düşmanı sınıfsal içgüdü ve sınıf bilinciyle ayırdetmeleri büyük önem kazanır. Şimdi böylesi bir dönemdir: Türkiye burjuva siyaseti çürümüşlüğü ve kokuşmuşluğuyla sokaklara dökülmüştür. Devlet yöneticilerinin de ilişkili olduğu iddiasıyla hırsızlık-yolsuzluk-rüşvet vakıalarına dair uluslararası davalar, yenilerini çağrıştırır şekilde ilerlemektedir. İçeride bu olayların araştırılması isteklerine karşı, Erdoğan iktidarı sözcüleri küfür dozu yüksek saldırılarla, yargı ve polis tehdidiyle muhalifleri susturmaya, kitlelerin dikkatini iktidarın baskı, saldırı ve yağma politikalarından uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Bizzat Erdoğan’ın kendisi, İçişleri ve Adalet Bakanları, başta K. Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yönetimini tehdit etmekte, “alçak ve şerefsiz” nitelemeleriyle küfür eşliğinde geri püskürtmeye çalışmaktadırlar. Kürtlere yönelik baskı ve saldırıların kesintisiz sürdürülmesi ve Roboski katliamı türünden katliamların soruşturulmasının dahi reddedilmesi büyük tepki birikimine yol açmaktadır. Zarrab soruşturması 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet çetelerini açığa çıkarmaya doğru genişletilmektedir. İşte tam da böylesi bir zamanda, Kudüs sorunu, Trump’ın fırlattığı provokasyon füzesiyle (karar böyle tanımlanabilir), Recep Erdoğan iktidarına “yeni bir gün” doğmuştur! 

Erdoğan iktidarının sözcüleri bu sıkışmışlıklarını aşmak için Kudüs üzerine Amerikan kararının yarattığı tepkiyi fırsata çevirmeye koyulmuşlardır. “Milli” ve İslami dozu yüksek söylem yeniden revaçtadır. Siyonist işgalciliğe ve katliamcılığa işaretle, “Küdüs İslamındır” mitingleriyle kitle desteği yenilenmek; Trump ve Netenyahu yönetiminin uluslararası hukuk kurallarını ve anlaşmaları ayaklar altına alan, Filistin’de işgal ve katliamların sürdürülmesini içeren politikalarına karşı çıkma haklılığıyla sermaye yedeklikleri seferber edilmek isteniyor ve bu kısa süre için de olsa mümkündür. Seferberlik ne denli güçlü sürdürülürse, kitle desteği o denli fazla devşirilecek diye düşünülüyor. ABD ve İsrail yayılmacılığının halk kitlelerinde öfkeye yol açmaması mümkün değildir. Öyleyse bu öfke birikimi sömürülmeli, yedeklenmeli ve harekete geçirilerek “oy ve güç desteği”ne dönüştürülmelidir! Şimdi öne çıkarılan budur: Erdoğan, “İsrail bir işgalci devlettir, İsrail bir terör devletidir. 14 yaşındaki çocuğu 20’ye yakın İsrailli alçak terörist ne hale getirmişler. Bu ne vicdansızlıktır, bu ne kahpeliktir. Müslüman sıfatı taşıyıp da hâlâ zalimlerin yanında yer alanların olması bizi çok üzüyor. Biz doğrunun, iyinin rızasına uygun olanın peşinde koşacağız.” demekte; sözcüsü Kalın; “İlk kıblemiz olan Kudüs’ü, bir oldu bitti ile işgal devletinin başkenti yapacaklarını sananlar, abesle iştigal etmektedirler. İsrailli yetkililer ülkemize ve liderimize saldırmak yerine Filistin topraklarının işgaline son vermelidir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın her yerinde olduğu gibi Filistin’te de hakkın, hukukun ve mazlumların yanında olmaya devam edecektir” diye eklemekte; AKP Sözcüsü Ünal, “Türkiye bölgesinde barış ve istikrarı sağlamaya, mazlumun ve mağdurun yanında olmaya, hakkın yanında saf tutmaya, her türlü hukuksuzluğun karşısında olmaya devam edecektir.” diye ahkâm kesmektedir.

Bu açıklamaların, Netanyahu’nun Erdoğana yönelik açıklamalarına karşı yapılmış olması da, kitlelerin önemli bir kesimi açısından ikna ediciliği artırmaktadır. Netanyahu, Erdoğan’ı “Kendi ülkesinde Kürt köylerini bombalayan, gazetecileri hapse atan, İran’ın uluslararası yaptırımların etrafından dolaşmasına yardım eden, Gazze dahil masum insanları öldüren teröristlere destek veren bir liderden ahlak dersi almaya alışık değilim” diye yanıtlamıştı.

Kuşkusuz ne Erdoğan ne de Netanyahu yönetimleri haklının, mazlum ve mağdurun, yoksulun yanında; her türlü hukuksuzluğun karşısında, barış savunucusu ve istikrardan yanadırlar. Birbirlerine yönelik söylediklerinde haklı olmaları, hak tanımaz baskıcı yönetimler olmaları gerçeğini değiştirmiyor. İlişkileri ve anlaşmaları devam ediyor. Önemli olan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bu gerçekleri görmeleri; sermaye politikasının ikiyüzlü-riyakâr karakterini anlayarak özgürlük, barış ve hak eşitliği mücadelesinde birleşmeleridir.

www.evrensel.net