Hain!


07 Aralık 2017 04:49

Erdoğan iktidarının başta Erdoğan’ın kendisi olmak üzere başlıca sözcü ve yöneticilerinin tüm önceki hükümet-devlet sözcülerine fark atarak öne çıkardıkları üç sözcük hangisidir diye bir araştırma yapılsa, “Hain” sözcüğü, tartışmasız şekilde ilk sıraya yerleşir. Erdoğan’ın bu sıfatı yapıştırdığı-yapıştırmak istediği güncel en son “odak”, burjuva cumhuriyet tarihinin en önemli sermaye partilerinden biri olan CHP’dir. Bu niteleme, Erdoğan ve partisinin tüm üst sözcülerinin, milletvekilleriyle yerel yöneticilerin, basın tekelinin bütün devşirme yazarlarının dillerine doladıkları ve iktidara yönelik muhalefeti bastırma seferberliğinin araçlarından biri olarak kullandıkları bir silahtır artık. AKP Genel Başkanı’nın sevk ve idaresinde başlatılan kampanyada, dışarıya para kaçırma, yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, vergiden kaçmak için ülke içinde değil vergi ödenmeyecek dış topraklara şirket kurma, bir sterlinlik şirketlere milyonlarca dolar tutarında para transfer ederek daha fazla kâr sağlama gibi, vatanseverlik ve milliyetçilikle bağdaştırılamayan işlerin iktidar partisi ve yöneticileriyle ve onların çocukları, kardeşleri, enişteleri ve yakın çevreleriyle ilişkilendiren belgelerin ortaya çıkarılması, “Türk milletine ve Türkiye’ye ihanet etmek”le eş gösteriliyor. İktidar politikalarının yurttaşlara baskı, zindan tehdidi, zam ve işsizlik olarak yağdığı koşullarda, ikide bir, bir “milli çıkar sorunu” imal ederek, iktidarlarına yönelen tepkileri bastırma taktiği, “emperyalizm karşıtlığı ve vatanseverlik” olarak reklam edilmekte, devlet iktidarı olanaklarıyla sağlanan yağma ve rant zenginliği böylece aklanıp meşru gösterilmektedir. Bizzat Erdoğan’ın, CHP’yi “Ana hıyanet partisi” olarak suçlaması; iktidar sözcülerinin onu izleyerek Kılıçdaroğlu ve partisinin yöneticilerini “milli güvenlik sorunu haline gelmek”le hedefe koymaları, burjuva politikası cephesinde, önceki dönemleri geride bırakan düzeyde daha gergin ve çatışmalı bir döneme girildiğinin işareti olarak da alınabilir. 

Erdoğan iktidarı gerek uluslararası politikaları gerekse ülkede uyguladıkları baskı, susturma ve ezme politikaları nedeniyle ciddi şekilde sıkışmış durumdadır. “Zarrab davası” itiraflarıyla Man adasında kurulmuş 1 sterlinlik şirkete 15 milyon doların vergiden kaçmak üzere transfer edilmesini gösterir dekontlar üzerinden giderek şiddetlenen “düello”, rüşvet, yolsuzluk, kara para aklama, altın ticareti, alınan komisyonları, 40-50 milyon Euro rüşvet dağıtımı iddialarıyla birarada olan iktidar siyasetini daha fazla açmaza düşürmüştür. Bu da siyasal iktidarı baskı, yasak ve saldırıları daha çok yoğunlaştırmaya yöneltmektedir. 

Bu demektir ki, “tek adam-tek parti diktası” formülasyonunda ifadesini bulan tekelci sermaye iktidarı, bütün muhaliflerine karşı saldırganlığını daha da yoğunlaştıracaktır. Dönem burjuva politikasının tüm entrikalarına karşın büyük açmazlarla karşı karşıya olduğunu ve buna karşı kara propagandaya eşlik eden politik-askeri şiddet ve her türden yasadışılığın “yasa gücü”ne büründürüldüğü bir dönemdir. Man Adasına kaçırılan paraların araştırılmasını mecliste engelleyen iktidar partisinin, yolsuzluk, rüşvet, yağma politikalarına dokundurtmamasını salt iktisadi alanda bir tutum olarak görmek aptalca olur. 

Anımsanacaktır, 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk olaylarının ayyuka çıktığı koşullarda da, bu türden yüksek frekanslı saldırganlık kampanyasıyla kamuoyu baskıya alınmış, ayakkabı kutularında para istifleyenlerle rüşvet alanlar değil, rüşveti açığa çıkaranlar suçlu ilan edilmişlerdi. Bugün de aynı taktik izlenmekte; baskı, zindan tehdidi, zam ve işsizlik politikalarına karşı tepkileri bastırmak için, “emperyalizm karşıtlığı ve vatanseverlik” üzerine riyakarca söyleme başvurulmakta, devlet iktidarı olanaklarıyla sağlanan yağma ve rant zenginliği böylece örtülüp gizlenmeye ve geçiştirilmeye çalışılmaktadır. “Yeni” ve “açgöz” tekelci sermaye çeteleri, siyasal-askeri temsilcileriyle birlikte bu yağma, talan ve yasadışı para oyunlarını “millet ve vatan için girişilmiş yararlı işler” kapsamına alma çabasındadırlar.

Peki böylesi bir durumda, işçi ve emekçiler tartışmaları izlemekle yetinebilirler mi? Ya da burjuva politik arenasında yaşanan söz ve suçlama düellosuna bakarak kendi hakları için mücadelede tereddüde düşme, burjuva iktidarının halk yararına işler yapacağı yönünde yanılgılı beklentilere kapılma, izlenecek bir yol olabilir mi? Hayır; bu tür bir tutum doğru ve yararlı olmayacaktır. Parlamentonun, yargının ve yasa oluşturmanın tümüyle dar bir grubun tekeline alındığı bir ülkede, yalnızca yağma ve talan politikasının soruşturulması için değil, ekonomik, siyasal ve sosyal hak savunusu için de ancak kitlesel mücadele yöntemleri sonuç verebilir. 

Bazı işyerlerindeki ileri işçilerle kimi sendikacıların, sermaye iktidarı cephesinden gelen salvo atışlarını, “iktidarın suçüstü ruh hali”ne işaret saymaları ve mücadelenin yaygınlaştırılmasını istemeleri bu bakımdan önemlidir. Birleştirici ileri kesimlerin daha etkin çabaları bu yönde daha ileri adımların atılmasına hizmet edecektir. “Adalet Yürüyüşü” türünden kitlesel protestoların emekçiler içerisinde artan huzursuzluk , kuşku ve tedirginliklerin yanısıra biriken tepkilerin bir kanal bulmasına hizmet edeceği açıktır. Bu bakımdan, kitle hareketinin durumu dikkate alındığında, bugün bu yöndeki gelişmeleri beslemek üzere, siyasal iktidarın her türden baskı, sömürü ve yağma politikalarının geniş kesimler içinde teşhiri, zaten gündemde olan tartışmaların bütün işyerleri, fabrikalar, okullar ve semtlerde tartışılmasını sağlamak önem göstermektedir. Ülkede sadece yolsuzluk-rüşvet ve para kaçırma olayları yaşanmıyor. Birbirini izleyen zamlar, dayatılan düşük ücretli sözleşme taslakları, baskı ve yasaklara yenilerinin eklenmesi bunlara eşlik ediyor. Bu saldırıların çok yönlü olarak daha da azgınca sürdürüleceği açıktır. Ülke ve halk kitleleri yararına gelişmeler ise ancak kitle gücüyle, büyük kitlesel etkinliklerle sağlanabilir.  Kimin hain, kimin yurtsever ve antiemperyalist olduğu da ancak bu durumda ve pratik olarak netlik kazanır.

www.evrensel.net