Fedakarlığı kim yapacak?


07 Aralık 2017 04:25

2018 yılı asgari ücret belirleme süreci daha başlamadan, işçilerin hangi koşullarda çalıştığı ve ne kadar zor koşullarda yaşam mücadelesi verdiğinden habersiz olduğu anlaşılan Çalışma Bakanı, 2018 asgari ücret zammı ile ilgili taraflardan ‘fedakarlık’ beklediklerini açıkladı. Üstelik bu sözler, işçiler ve patronlar arasındaki güç dengesinin, tarihte hiç olmadığı kadar patronların lehine olduğu, büyük bölümü emekçilerin vergileriyle oluşturulan bütçe kaynaklarının önemli bir bölümünün çeşitli yol ve yöntemlerle patronlara aktarıldığı bir dönemde söylendi.

Bilimde ve teknolojide önemli gelişmeler ve ilerlemeler yaşanması, üretimde gelişmiş makineler ve bilgisayarların kullanılması nedeniyle artık işçilere eskisi kadar ihtiyaç olmadığı iddialarına rağmen, çalışma süreleri uzuyor, emekçilerin çalışma temposu (performansı) sürekli artıyor. Her yıl işçilere ve kamu emekçilerine yapılan ‘üç kuruşluk’ ücret artışları, enflasyon ve dövizdeki artış karşısında mumdan bile daha hızlı erirken, 1404 TL asgari ücret alan işçilerden fedakarlık beklenmesi dikkat çekici.

Yüz yıllardır süren sınıf mücadeleleriyle kazanılan sendikal örgütlenme, grev ve toplu sözleşme hakkı, 8 saatlik iş günü, ücretli izinler, iş güvencesi, sosyal güvenlik hakkı, kadın ve çocukların çalıştırılmasına yönelik sınırlamalar vb. çok sayıda kazanılmış hak birer birer ortadan kaldırılıyor. Çalışma yasaları tamamen patronların sınıf çıkarlarına uygun olarak değiştiriliyor. 

Bir tarafta artan kâr olanları, zenginlik ve refah; diğer tarafta düşük ücret, güvencesizlik, yoksulluk işsizlik ve sefalet. Son dönemde işsizlik ve enflasyonda görülen olağanüstü artış, emekçilerin çalışma koşullarının ağırlaşması, ücretlerin mum gibi erimesi, ekonomik ve sosyal hakların tasfiyesi gündemdeyken, bırakalım ay sonunu getirmeyi, her gün bir sonraki günü kurtarmanın hesabını yapan milyonlarca emekçiden fedakarlık istenmesi en hafif tabirle ‘yüzsüzlük’!

Marx’a sermayeyi, ‘Canlı emeğin sömürülmesi yoluyla vampir gibi canlanan ve ne kadar çok emerse o kadar çok yaşayan cansız emek’ olarak tanımlıyor. Dolayısıyla sermayeyi oluşturan en temel öge olmasına rağmen, harcadıkları emek giderek değersizleşen/değersizleştirilen işçiler kendilerini, örgütsüz olmanın da etkisiyle, ‘piyasanın’ ve ‘rekabetin’ acımasız dişlileri arasında daha güçsüz ve çaresiz hissediyorlar. Modern çağın ücretli köleleri olarak çalışırken kendisine ne söylense, ne kadar sert davranılsa sesini çıkaramıyor. Gerçek anlamda ücretli bir köle olmasının gereği olarak patronun her dediğine boyun eğiyor. Bir taraftan da etrafta kendisinden çok daha düşük ücrete çalışmaya hazır milyonlarca işsiz varken çalışma şansına sahip olduğu için kendisini şanslı görüyor. Ama bunlar yetmiyor, bir de yaşadığı sefalet koşullarında bile kendisinden ‘fedakarlık’ beklenebiliyor.

Asgari ücret pazarlıklarının başladığı bir dönemde, işçilerin yerini almaya hazır büyük bir işsiz kitlesinin olması, bir taraftan hükümet ve patronların elini güçlendirirken, diğer taraftan mevcut asgari ücretin belirgin bir oranda artışını daha baştan engelleyici bir işlev görüyor. Diğer taraftan ekonomide ve istihdamda yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, işçilerin ve işsizlerin hayatta kalması, gerek duyulduğu zaman (Elbette yine patronların istediği koşullarda) çalışmaya hazır olmaları gerekiyor. 

Çünkü ekonominin çarklarının işlemesi için işçilere ihtiyaç var. Sürekli büyüyen bir işsizler ordusunun varlığı, üretimin en önemli ve değerli ögesi olmasına karşın, çalışır haldeki emeği sürekli tehdit ederken, onların değerini ve pazarlık gücünü büyük ölçüde düşürmesine, işçilerden fedakarlık istenecek kadar fütursuz söylemlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. 

www.evrensel.net