'İhanet muhalefeti' suçlamasına, MİT belgeli 'vatan hainliği' yanıtı!


06 Aralık 2017 04:17

Dün partilerin grup toplantıları günüydü. 

MHP bildiğiniz gibi, AKP ve Erdoğan’a biat etmek için laf dolandırdı. AKP Meclis Grubu’nda konuşan AKP Genel Başkanı Erdoğan ise, konuşmasını, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun muhtemel iddialarını boşa çıkarmak için kurgulamıştı. Ama her zaman olduğu gibi Erdoğan savunmasını, CHP’yi “ihanet muhalefeti”, ABD’de Obama döneminden kalan kliğin Türkiye’ye yönelik komplosunun aleti olarak suçlayarak, bir saldırıya dönüştürdü.

Ne var ki kamuoyunun asıl dikkati dün, CHP grup toplantısında Kılıçdaroğlu’nun Zarrab’ın casusluğu ile ilgili olarak yapacağı açıklamaydı. Çünkü; geçtiğimiz bir hafta boyunca CHP sözcüleri bu konuda çok önemli belgeler açıklayacaklarını söyleyerek kamuoyundaki beklentiyi artırmıştı.

Kılıçdaoğlu’nun açıklamasının yükseltilen beklentiyi karşıladığı söylenemez. “Belge” olarak öne sürülen şeyler de 2013’te Erdoğan’a verdiği MİT’in raporu dahil, daha önce de gündeme gelmiş, ama zamanla unutulmuştu!

Kılıçdaroğlu, Zarrab’ın; casusluğuna kanıt olacak bilgi ve belgeleri, rüşvet dağıttığı yüksek bürokratlar ve bakanlardan temin ettiğini öne sürdü. Dahası, en azından MİT’in 18 Nisan 2013 yılında kendisine verdiği rapordan sonra Erdoğan’ın Zarrab’ın ve rüşvet dağıttığı çevrenin ne yaptığını bildiğini öne sürerek Erdoğan ve AKP’yi “vatan hainliği” ile suçladı.

Böylece siyasetteki gerilim de AKP’nin CHP’yi “ihanet muhalafeti” CHP’nin de AKP’yi ve Erdoğan’ı “vatan haini” ilan ettiği bir aşamaya geldi. Ki, bundan böyle MİT raporunun gündeme bağlı olarak hayli tartışılacağı ve Erdoğan-AKP propagandasının bu rapora ne diyeceği de ayrıca önem kazanacaktır. Dahası bu gerilimin daha da artacağını söylemek için gelişmelerin seyrine şöyle bir bakmak bile yeterlidir. 

‘HİYERARŞİ’, TEK ADAM VE ‘TEK ADAMLIĞIN SÖKMEDİĞİ’ ALANLAR 

Yunanca bir sözcük olan “hiyerarşi”nin sözlükteki tanımı, “Bir toplulukta veya bir kuruluşta yer alan kişileri alt-üst ilişkileri, görev ve yetkilerine göre sınıflandıran sistemdir” diye tarif ediliyor. Elbette her örgütlü ilişkide bir hiyerarşi vardır. Devlet de her kurumunda ve bütününde hiyerarşik bir sistemdir.

Demokrasilerde hiyerarşinin en üstü yoktur. Her “en üstün” daha üstü olduğunu, “en üstte” görüneni denetleyen bir “daha üst”ün de en azından “eşit”inin olduğunu görürüz.

'TEK ADAM REJİMİ'NDE HİYERARŞİ!

Ama “otoriter” rejimlerde “lider” hiyerarşinin başındadır. Bu “lider”, hem yasama, hem yargı hem de yürütmenin tartışmasız ve sözünün üstüne söz söylenmeyen “lideri”dir! 

Türkiye’de bir zamandan beri; hiyerarşinin en üstündeki makamı işgal eden kişinin yani “tek adam”ın sözünün üstüne  söz  söylenememektedir. 

Nitekim Başbakan, bakan, eski bakan gibi kişiler; Cumhurbaşkanının söylediği bir sözün üzerine söz söyleyememektedir.

Örneğin Cumhurbaşkanının “Ben TEOG’u istemiyorum. Eskiden TEOG mu vardı” demesinin üstünden 24 saat geçmeden Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı, koltuklarının altında TEOG’u değiştirme dosyalarıyla Cumhurbaşkanın kapısına dayanmaktadırlar. Kamuoyunda “Artık OHAL kalkabilir” diyen Başbakan ve bakanlar, Cumhurbaşkanı “Ne kalkması, OHAL memlekete huzur ve güven gelene kadar sürecek” dediği anda lafı hemen değiştirebilmekte ve “Evet OHAL sürmeli” diyen açıklamaları arka arkaya dizebilmektedirler. 

Bunun son örneğini, AKP içinde sanki kendi fikri var gibi görünen ama Başbakanlıktan indirilmesinden sonra Meclis oturumlarına katılmayarak, “tavır koyan” eski Başbakan Davutoğlu’nda gördük. Davutoğlu, Zarrab’ın Türkiye’de suç işlediğini ve yargılanması gerektiğini söyledi. Ama Davutoğlu “Amerika’da değil Türkiye’de yargılanmalı” dese de kendini kurtaramadı; Cumhurbaşkanının kaş göz işaretiyle ve 24 saat sonra, “Ben öyle demedim” diye beyanat vermek zorunda kaldı!

Bu örnekleri son süreçte hemen her gün yaşıyoruz.  Ve bütün bunların gösterdiği gerçek şu ki; “tek adam rejimi” doğrultusunda atılan adımların hızlanmasına paralel olarak bir Erdoğan kültünün yaratılmaya çalışılması; Erdoğan’ın her sözünde keramet keşfetmeyi ve sözünün üstüne söz söylememeyi bir erdem düzeyine yükseltmiştir.

HİYERARŞİDEN ÜSTTE BİR HİYERAŞİ VAR! 

Ancak son günlerde “hiyerarşi”den üstün, bir hiyerarşi olduğunu da gördük! 

Bunun en uç örneklerinden birisi, Erdoğan’ın Kasım başında Soçi’de Putin’le görüşmeye giderken hava alanında yaptığı açıklamaydı. Nitekim Trump ve Putin’in     “Vietnam’da, Suriye’de askeri çözüm olmayacağı ve siyasi çözüme yönelmek gerektiği” şeklindeki beyanlarını soran gazetecilere Erdoğan’ın verdiği yanıtlar hayli ilginçti. 

Erdoğan, “siyasi çözümde anlaşma” için “Bunların ne dediğini anlamıyorum. Siyasi çözüm yapacaklarsa orda askerlerinin ne işi var? Çeksinler askerlerini!” diye yorum yaptı. Ama “siyasi çözüm”e açıkça karşı çıkmasından 10 saat sonra da -Putin’le görüşmesinin arkasından- Suriye’de siyasi çözümde anlaştıklarını Putin’le birlikte açıkladı! 

Yine birkaç gün önce, Muş’ta partisinin il kogresinde konuşan Erdoğan, “Bazı haberler, sinyaller alıyorum. Bazı iş adamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretlerinin olduğunu duyuyorum. Buradan sesleniyorum, önce kabinemize sesleniyorum, bunların hiçbirine çıkış için asla izin vermemelisiniz. Çünkü bu adımlar ihanet-i vataniyedir” dedi.

Ama Cumhurbaşkanının danışmaları, Erdoğan’ın ağzından bu lafın çıkmasından birkaç saat sonra, sosyal medya üzerinden “Cumhurbaşkanı öyle demek istemedi” mealinde açıklamalar yaptı. Arkasından Başbakan ve bakanları kuyruğa girdi ve “Sermaye sahipleri sermayelerini ister dışarı çıkarır ister içeride tutar. Buna kimse karışamaz” mealinde açıklamalar yaptılar. Elbette ki bu açıklamalar, bir ayağı içeride öteki ayağı dışarıda bulunan sermaye kesimlerini rahatlatmayı amaç edinmekteydi. 

Cumhurbaşkanı da peş peşe gelen bu açıklamalar üzerine sözlerini geri alarak, “Ben o sözleri Muşlu kimi kişiler için söyledim” dedi. Böylece faturayı Muşlulara çıkardı.

Öyle ya; büyük sermaye sahipleri üzüleceğine varsın Muşlular hedefe konsun!

‘TEK ADAM’A ÇİZİLEN KIRMIZI ÇİZGİLER!

Demek ki Başbakan, bakanlar, AKP efradı ve yandaş basın; daha Cumhurbaşkanı bir konuda bir şey söylemeden “Benim fikrim de bu” diye ortaya çıkıp konuşmamalıdır! yok ille de konuşurlarsa eğer; sonradan “fikirleri”nin tam tersi yönde yeni fikirlere sahip olmak durumunda kalabilirler! Ki, bu da hem kamuoyunda hem de ”lider” nezdinde kendilerini zora sokmak anlamına gelecektir! 

Öte yandan mevzu dış politikaya geldiğinde; Cumhurbaşkanı -Putin’e sormadan bir tutum ifade ettiğinde yani-  yine tam tersi sonuçla karşılaşabilmekte ve tersten gelen fikirler karşısında sanki bu fikir Putin’le kendisinin ortak fikriymiş gibi açıklama yapmak zorunda kalabilmektedir. Ki, herkesi tek ayak üstünde durduracak otoriteye sahip Cumhurbaşkanı için bu hal, kolay açıklanacak bir hal değildir! 

Elbette sadece Putin için de değil; Cumhurbaşkanı büyük sermaye çevrelerinin ne dediğine, ne istediğine bakmadan da konuşmamalıdır! Yoksa söyledikleri “gök kubbede hoş sada” olarak kalmaya mahkumdur. Nitekim faiz konusunda, “faiz lobisi” ve Merkez Bankası’na yönelik eleştirilerin kimse tarafından umursanmaması da bu kapsamdadır. Ve bütün bunların Cumhurbaşkanının es geçemeyeceği “kırmızı çizgiler” olduğu anlaşılmaktadır. 

www.evrensel.net