Mayınlı arazi


24 Kasım 2017 03:29

Ülkeyi yönetenlerin uluslararası planda geleneksel müttefikleri ve dostları ile ilişkilerine bakıldığında görülen şu: Bu ilişkiler mayınlı arazide yürümeye benzemeye başlamış, atılacak bir sonraki adımda hangi sürprizle karşılaşacağı bilinmiyor. ABD, NATO, AB ile ilişkilerin bugün geldiği noktayı başka türlü tarif etmek pek olanaklı görünmüyor. Yöneticilere ve onların beslemelerine bakılınca “Ülkeye ve onun liderine kurulan komploların” haddi hesabı bulunmuyor.

Bütün bunların üzerinden iktidar yandaşlarının önemli bir bölümü şu değerlendirmeyi yapıyorlar: “Artık yüzümüzü Avrasya’ya dönelim, güç de, teknoloji de, para da orada.” Erdoğan’la Avrasyacıların ve bazı ulusalcıların girdiği ittifakın bu yönde atılmış bir adım olduğu bolca yazılıp çiziliyor. Rusya ve İran’la ilişkiler, Suriye ve Irak’ın merkezi yönetimiyle olan yakınlaşmalar, uzaklardaki Çin’le daha fazla ilişki geliştirme istekleri, artık ülkenin böyle henüz şekillenmemiş bir ittifaklar sistemi içinde yer alması gerektiğinin işaretleri olarak değerlendiriliyor.

ABD ile ilişkileri tümden koparmak, NATO’dan çıkmak, AB’ye rest çekmek bugünkü iktidarın atabileceği adımlar mı? İsmet İnönü “ Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de o dünyada yerini alır” restini nisan 1964’de çekmişti! Bunun üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. Bu arada ikili ilişkilerde ortaya çıkan sayısız krizin çetelesini tutmak neredeyse olanaksız hale geldi. Bugün ülke halen o “eski” ittifaklar sistemi içerisindedir. Bu durumun köklü bir açıklaması vardır. Tüm ilişkiler başta ABD olmak üzere batılı emperyalist sisteme ekonomik, askeri, diplomatik bağlanma üzerine kurulmuştur. İş birlikçi egemen sınıflar bu bağ olmadan bir gün bile iktidarda kalamayacaklarını çok iyi bilmektedirler.

Bu gerçek apaçık ortada dururken “Batı blokundan” ayrılma edebiyatının demagoji olmaktan öte bir değeri bulunmamaktadır. Esasen NATO ve ABD çevrelerinde ülkenin “doğudaki düşman” olarak gösterilmesi, Erdoğan ve Atatürk’ün hedef tahtasına çakılması, Akar’ın hırpalanmış resminin kullanılması, Zarrab davasının aldığı biçim vb. asla tesadüf ve yanlışlıkla yapılmış işler değildir. “Haddinizi bilin, oturun oturduğunuz yerde” denmekte, asıl patronun kimler olduğu hatırlatılmaktadır. 

Mevcut iktidarın yön değiştirme gibi stratejik bir adım atması -bu başka bir emperyalist Rusya vb. ile bir takım manevralara girişmesini şimdilik dışlamaz- nasıl olanaksızsa, ülkenin “Batı’lı” müttefiklerinin de “Hadi bildiğinizi yapın, nereye giderseniz gidin” demeleri ihtimal dışıdır. Hizaya sokma, yola getirme, sorunları kısımları tasfiye etme, bir takım gizli ve kirli pazarlıklarla işi yoluna koyma gibi pek çok açık ve örtülü yol ve yöntemle ülke üzerindeki egemenliklerini sürdürmenin imkanlarını devreye sokacaklardır. Böyle olmayacağını ileri sürmek, emperyalist egemenliğin doğasını hiç bilmemek anlamına gelecektir.

Peki ama ülkeyi egemen sınıf kliklerinin kirli oyunlarından, emperyalist mihrakların egemenliğinden kurtarmanın hiç bir yolu yok mu? Halk aldatılmaya, sahte ikilemlere, yalancı kabadayılara mahkum mu? Bunun böyle olmadığını, bu çıkmazlardan kurtulmanın bir yolunun olduğunu hem ülkenin tarihi, hem de genel olarak halkların mücadele tarihi açıkça ortaya koyuyor. İş birlikçi egemen sınıfları ve emperyalist egemenliği süpürüp atmanın yolu, işçi ve emekçi halkın ülkenin kaderini belirlemek üzere harekete geçmesinde yatıyor. Demokrasi ve özgürlüğü kazanmanın yolu da verilmesi gereken bu mücadelenin kazanılmasından geçiyor. Ülkenin kaderini, iktidarlarını yalan ve demagoji üzerine kuranlara, emperyalist mihraklara mavi boncuk dağıtanlara, bir o kucağa, bir bu kucağa koşmayı politika sananlara bırakmamak gerekiyor.

www.evrensel.net