Kanlı gövde gösterilerinin sahnesi Lübnan


09 Kasım 2017 04:15

Irak, Suriye derken Lübnan, savaş senaryoları ile yeni gündem oldu. Geçtiğimiz hafta, art arda savaşların ve siyasi krizlerin “küllerin şehri” haline getirdiği yorgun Beyrut’u yazmıştım. 

Lübnan tarihi başlı başına bu coğrafyanın krizlerinin, kanlı tarihinin, yeni umutlarının, özgürlük hareketlerinin özeti gibi. Yüzyıllardır süren sürekli bir çalkalanma hali şahitlerinin çoğunun hâlâ hayatta olduğu iç savaşlara kadar uzanan bir kırılganlık yaratmış. 

Lübnan’da, sürekli bir kriz halinin üzerine çok taraflı bir yapı kurularak istikrar sağlanmaya çalışılmış. İyi niyetli bir model mi hâlâ şiddetle tartışılır ancak ülke içindeki tarafların birbirlerini öldürmeden yönetimde söz sahibi olmalarını sağlayan bir sistem. 

Aynı zamanda devlet yönetiminden kamu kurumlarına kadar ülkeyi birçok kez kilitleyen ve “ülke içindeki her kesimin dış müttefiğine müdahale alanları doğuran” garip bir yapı… Ancak Lübnan’da duyduğumuz her yapının, oluşumun, siyasi figürün ortaya çıkıp güçlenmesinin arkasında kimi zaman yüzyılı aşan bir sürece yayılan sosyolojik, politik, sosyo-ekonomik sebeplerin yattığını hatırlamakta fayda var. 

Dışardan bakılınca mevcut sorunun çözümü ne kadar basit ve mevcut sürekli kaos hali ne kadar “anlamsız” görünürse görünsün genel olarak Lübnan’da krizden beslenen istikrar ve siyasi kaosun var olma halini sürdürmeyi sağladığı bir yapı ortaya çıkmış durumda.

BİR KEZ DAHA SAVAŞ SENARYOLARININ MERKEZİNDE

Suudi Arabistan-İran çekişmesinin ana sahnesi olma yolundaki Lübnan, daha 2006 savaşından kalan enkazı kaldırmamışken bir kez daha savaş senaryolarının merkezindeki ülke oldu.  

Bu kadar kırılgan ve “dış müttefik” müdahalesine açık bir ülke Yemen’den Irak’a kadar geniş bir coğrafyayı sarsan bir süreçten elbette muaf kalamaz. Hele de iç siyaset, bölgedeki iki büyük ve düşman güce yakın kamplar tarafından domine ediliyorsa sürecin bizzat sahnesi haline gelmesi kaçınılmaz.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Suudi Arabistan’dan yaptığı basın açıklaması ile istifa ettiğini ilanından sonra ülke içinde bir süredir yükselen gerilim patlak verdi.

Hariri’nin bu kararı nasıl verdiği henüz detaylarıyla birlikte bilinmiyor ancak bu hamlesini iç ve dış sebepler üzerinden okumaya çalışmak ipuçları veriyor.

Önce iç sebeplere bakalım; Lübnan ekonomik krizde. Suudi Arabistan ve İran kampları olarak bölünmüş siyasi yapı siyasi istikrarsızlıktan bir türlü kurtulamıyor. Mesela, Lübnan tam 27 ay cumhurbaşkanı olmadan yönetildi. 2016 yılının sonlarında nihayet Mişel Aun isminde ittifaka varıldı da yeni kabine kurulabildi. Ancak yeni kabinenin de mevcut siyasi çalkantılarla iyice kronikleşen ekonomik durumu kurtaracak bir yol haritası yok. Zaten olsa da tarafların üstünde mutabık kalacağı bir yol haritası oluşturabilmeleri de pek kolay değil Lübnan şartlarında. 

Yolsuzluk, adam kayırmacılık, kendinden olanın çıkarını Lübnan’dan üstün tutma anlayışı gibi sosyolojik temelleri olan anlayışlar istikrarsızlığı da ekonomik krizi de derinleştiren faktörler arasında. 

Komşu ülke Suriye’deki gelişmeler en azından mülteci akınları ile Lübnan’ı doğrudan etkileyecek boyutlarda.

HARİRİ İÇ SİYASETTE GİDEREK SIKIŞIYORDU

Lübnan kendi içinde giderek büyüyen ekonomik krizlerle boğuşurken Saad Hariri kabinesinin işlevsel bir yönetim ortaya koyamadığını ve iç siyasette giderek sıkıştığını belirtmek gerek. 

Saad Hariri’nin Lübnan iç siyasetine suikastle öldürülen babası Refik Hariri’nin yerini doldurmasından çok bölge siyasetinde etkili bir figür olan babasının adını devam ettirmesi için dahil olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çoğunlukla Fransa veya Suudi Arabistan’da olan ve Lübnan’a geldiğinde “Saad Hariri resmi temaslarda bulunmak üzere Lübnan’a geldi” esprilerine konu edilen bir iç siyasi figür…
Refik Hariri ABD ve Suudi Arabistan’a yakın politikalar yürütse de İran-Suriye-Rusya ile de dengeli bir mesafede duruyordu. Saad Hariri, Lübnan içinde Suriye’deki selefilere destek olmakla suçlanacak kadar taraflı bir duruşla manevra alanlarını kendisi daraltmış oldu.
2011’de başlayan ve vekalet savaşının taraflarının da kontrolünden çıkan süreç Lübnan’ı doğrudan etkilemeye başladı. Beklentilerin aksine Suriye’de rejim devrilmedi, parlatılan figürlerin hiçbiri ve hatta ÖSO varlık gösteremedi. Aksine, sürece Rusya dahil, Esad yönetimi ağır hasarlı ancak güçlenerek çıktı. 

Rejim değiştirme niyetiyle girişilen süreç IŞİD tipi yapıların çatısı altında yeni bir cihadist uyanışı başlattı. Bugünlerde Lübnan’daki korkulardan biri de Suriye’de biten savaştan Lübnan’a kaçan cihatçılar…

HİZBULLAH, SURİYE’YE MÜDAHİL OLUNCA...

Suriye’de ve genel olarak Arap dünyasında ayaklanmalar ilk başladığında İran’ın Lübnan’daki müttefiği olan Hizbullah tarafını açıkça belli etti. Ancak Suriye’deki savaşa doğrudan dahli 2013 yılında Lübnan-Suriye sınırındaki Kuseyr savaşı ile oldu. Lübnan içinde “savaşı Lübnan’a taşımakla” suçlanan Hizbullah selefi tehdidinin Lübnan’da da esmeye başlamasından sonra Lübnan ordusu ile ortak operasyonlar yapan partnere dönüştü. 

2017 yılının bitmek üzere olduğu bu günlerde en azından Suriye’deki savaşa taraf olan Hariri ve müttefiklerinin kaybettiğini, Hizbullah ve İran’ın kazanan tarafta olduğu açık.

Suriye savaşı özelinde Hariri-Nasrallah yaklaşımına Lübnan ölçeğinden çıkıp bölgesel ilişkiler üzerinden bakıldığında yine Lübnan, bölgesel güçlerin karşılıklı gövde gösterisi yaptığı bir sahneye dönüşüyor. 

Malum, IŞİD ile savaş bitmek üzere… Arap ayaklanması her ülkede bazılarını güçlendirirken bazılarının kazanımlarını yitirmesine sebep oldu. Bunun üstüne IŞİD istilaları ve sonrasında IŞİD ile mücadele dönemi de 2011 öncesine göre bazı kesimlerin toprak, siyasi nüfuz, müttefiklik ilişkileri kazanmasını sağladı. 

Mesela, Irak’ta, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) İran’ın bölgedeki nüfuz alanının önündeki engel olarak değerlendiriliyordu. Ancak Peşmerge güçlerinin 2014 sonrası IŞİD ile mücadele döneminde ele geçirdikleri bazı bölgelerden çekilmeleri, IŞİD ile mücadele için kurulduğu belirtilen Haşdi Şaabi’nin Peşmerge’nin boşalttığı yerleri kontrolü altına alması hesapları bir kez daha değiştirdi. 

Bu durumun, yani İran’ın hem Irak’ta hem de Suriye’de siyaseten kazanan tarafta olmasının yanı sıra, yerel silahlı güçler üzerinden sahada söz sahibi olmasından ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez bloğunun rahatsız olduğu biliniyor. “İran’ın Tahran’dan Lübnan içine ve İsrail’e kadar kesintisiz kara koridoru elde ettiği” yorumlarına hak vermemek elde değil. 

IŞİD SONRASI NÜFUZ SAVAŞLARI

IŞİD sonrası bölgesel ve uluslararası düzeyde karşılıklı nüfuz savaşları ve gövde gösterileri yeni başladı. En azından İran’ın etki alanına İran’a saldırarak veya Irak içinde yeni bir kaosu tetikleyebilecek bir hamle ile daraltmaya girişlemeyeceği, buna en uygun yerin de Lübnan olduğu tahmin edilebilir…

Lübnan’da yeni başlayan krizin “derinleşen İran nüfuzunu müttefikleri üzerinden sınırlandırma” girişimine dönüşmesi şaşırtıcı olmaz. 

Saad Hariri’nin istifası Lübnan’ın yeni bir siyasi kriz girdabına kapılmasına yol açabilir ki, “İsrail saldırır mı?” sorusu da sıkça duyuluyor Beyrut’ta… Süreç nerelere evrilir şimdilik kestirmek güç ancak ne Lübnan 10 yıl önceki Lübnan, ne de Hizbullah ve bölgedeki şartlar sabit… 
Olası bir silahlı müdahalenin bölgeye yayılması ihtimali de giderek yükseliyor… 

www.evrensel.net