Çin işi sosyalizm nereye koşuyor?


27 Ekim 2017 03:48

Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de 89 milyon üyesi olan Komünist Partinin (ÇKP) geçtiğimiz salı günü tamamlanan 19. Genel Kongresi, pek çok ülkede dikkatle takip edildi. Bu ülkeler arasında elbette Almanya da var. Zira son yıllarda her iki ülke arasında artan ticari ilişkiler, Çin rejiminin hangi yönde adımlar atacağı Almanya’yı da yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle ÇKP Kongresiyle ilgili pek çok haber ve yorum yayımlandı.

Yazılanlara bakılırsa, kongreden geriye kalan en önemli sonuç Parti Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Şi Jinping’in açıkladığı doktrinin, Mao Zedong’den sonra ilk kez parti anayasasına yazılması oldu. Hem de 2 bin 300 delegenin oy birliğiyle... 

BBC’nin yazdığına göre, bu ayrıcalık daha önce 1949 Devrimi’nin Lideri Mao’nun dışında bir de Deng Xiaoping’e verilmiş. Xiaoping, SSCB ve Doğu blokunun çöktüğü yıllarda partinin izlediği ekonomi politikalarını serbest piyasaya uyduran “ekonominin mimarı” olarak biliniyor.

Şi’nin adını ÇKP Anayasası’na yazdırmasına neden olan doktrin ise “Yeni çağda Çin tarzı bir sosyalizm” başlığını taşıyor. Şi’nin üç buçuk saatlik konuşmasında özetlediği bu doktrine göre, sosyalizmi kurmak için önemli adımların atılacağı ileri sürülüyor. Bu çerçevede ilk “modernleşme” hamlesi 2020-2035, ikincisi 2035-2050 arasında olacak.

Kongrenin diğer önemli yanı ise Şi’nin parti ve devlet içinde gücünün arttırılması oldu. Süddeutsche Zeitung, bu durumu “kral yetkileri” olarak tanımladı. Artık Çin’de pek çok şey Şi’nin söylediklerine bağlı olacak. Bu nedenle 2022’de ikinci dönemi bitecek, ancak şimdiden yeniden aday olacağı dile getiriliyor.

Şi’nin “modern çağda Çin tarzı sosyalizm” söylemi insana daha çok SSCB’de Stalin döneminin bitmesi, Nikita Kruşçev döneminin başlangıcı olan SBKP’nin 20. Kongresi’ni hatırlatıyor. Elbette bugünün Çin’i ile o zamanki SSCB’yi kıyaslamak doğru değil. Her şeyden önce rejimler ve koşullar farklı.

Kruşçev de o zaman sosyalizmden sapmak için başlattığı kapitalist revizyonu “komünizmin inşası” olarak sunmuştu. Ne de olsa SSCB, İkinci Dünya Savaşı’ndan ve iç savaştan başarıyla çıkmış, sosyalist ekonomik önemli hamleler yapmıştı. Bu durumda, artık diğer emperyalistlerle barış içinde yaşayarak komünizmi kurmanın zamanı gelmişti!

Kruşçev’in “doktrini” sadece SSCB’nin sonunu getirmedi, aynı zamanda bütün insanlığa büyük zararlar verdi. Bugün insanlık savaşlar, yoksulluk ve sefalet içerisindeyse bunda SSCB’deki kapitalist restorasyon ve yıkılışın büyük payı var. İki kutuplu dünyanın halinin bugünkü çok kutuplu dünyadan daha iyi olduğu ortada.

Kapitalist bir ülke olarak Çin’de Şi’nin ilan ettiği gibi “Çin işi sosyalizm” kurulabilir, ama bunun “sosyalizm” olmayacağı ortada. Zira sosyalizmin “Çin tarzı”, “Rus tarzı”, “Alman tarzı” ya da “Türk tarzı” diye bir hali yok. Nasıl olması gerektiği Karl Marx’ın 150 yıl önce yayımlanan “Das Kapital”inde, nasıl olduğu ise 100 yıl önce yapılan Ekim Devrimi’nde ortaya konuldu. Bunun için de ilk önce işçi sınıfı emeği üzerinde artı-değerin kaldırılması, iktidarın işçi sınıfına geçmesi gerekiyor. Sadece bu iki kriterden yola çıkarsak Çin’in ters yönde hızla ilerlediği görülüyor. Denilebilir ki, Çin işçi sınıfı bugün en fazla sömürülen ve sırtından artı-değer kazanılan işçi sınıfıdır. Çin mallarının dünya geneline bu kadar yayılmasının sırrı tam da burada yatıyor. İktidar ise halkta değil, bir zümrenin yönettiği partide.

Bütün bunlardan ötürü Şi’nin ilan ettiği doktrini, “devlet kapitalizmi” kırıntılarından kurtulma, normal kapitalist bir ülke haline gelme süreci olarak okumak gerekiyor. Çin hakikaten de bugün diğer ülkeler gibi kapitalist bir ülkedir. Ama parti kongresinde de görüldüğü gibi, komünizme dair semboller, tanımlamalar halen güçlü şekilde kendisini hissettiriyor. Bu açıdan bakıldığında öz ile biçim arasında muazzam bir çelişki var. 

Özde kapitalist, biçimde komünist olan Çin’in bu çelişkiyi gidermesinin zamanı çoktan geçmiş aslında. Ama öyle anlaşılıyor ki, Çin’in bürokratik elitleri bu çelişkiyi kaldırmak için pek acele etmiyorlar. Zira ülkenin içinde girdiği derin sınıflar arası çelişkiler, Çin kapitalizmin mezar kazıcısı işçi sınıfı ordusunun alabildiğince büyüdüğünü ve örgütlenmeye başladığını gösteriyor.

Bu nedenle Şi’nin işi hiç de kolay değil. Parti kongresini yerinde izleyen Der Spiegel’in tecrübeli yazarı Bernhard Zand önümüzdeki dönemde Şi’yi dört büyük kriz beklediğini yazıyor: Yolsuzluk, gelirler arası uçurum (sınıflar, meslek grupları, devlet bürokrasisi ve bölgeler arası), borçlanma ve Kuzey Kore. Zand yazısını şu cümlelerle bitiriyor: “Bu krizler gerçek ve kesinlikle sertleşiyor. Elinde topladığı bütün gücün bu tehlikeli çatışmaları önleyip önlemeyeceğini ise ileride göreceğiz.” (spiegel.de)

Çin rejiminin Şi şahsında otoriterleşmeye doğru önemli bir adım atması hem iç hem de dış politika gereği. İçeride rejime karşı çıkacak olan yüz milyonları susturmak, dışarıda ise bölgesel çıkarları savunmanın yolunun her açıdan otoriter bir rejim kurmaktan geçtiği anlaşılıyor. Bunun için de “Ekonomik ve askeri açıdan güçlü bir Çin”den söz ediliyor. Rejim, halkının, işçi sınıfının çıkarlarını değil, kendisini korumak için hazırlıklar yapıyor. Çünkü, bölgede büyük bir kavga ve savaş mayalanıyor.

www.evrensel.net