‘Başat olan ekonomidir’


14 Ekim 2017 04:52

Son vize krizi kadar Avrupa Topluluğu ile yaşanan nahoş siyasi gelişmeler de, sebebi ne olursa olsun, içeride ekonomiyi olumsuz etkilediği derecede, dış siyaseti de zora sokmaktadır.Önemli boyutta cari açığı olan ve Hazine Müsteşarlığı verilerine göre salt bu yılda 46 milyar dolar dış borç taahhüdü ile karşı karşıya bulunan Türkiye, doğal olarak dış siyasette bağımsızlığını koruma endişesi içinde davranış sergilerken, aynı zamanda da ülke ekonomisini dikkate almak zorundadır. 

Bazı ülke ya da bloklarla aramızda oluşan siyasi gerginlikler sadece dış ticaretimizi etkilemekle kalmaz, aynı zamanda içeride faiz-döviz hareketlerini de tetikleyerek “kur riski” koşulu altında faaliyet sürdüren büyük firmaların maliyet ve satış beklentilerini etkileyip, ani çöküşe sürüklenmelerine yol açabilir.Doğal olarak firmalarda patlak verebilecek bu tür konular, biraz da fırsatçılığa bulanarak, anında çalışanlar üzerinde olumsuz yansımalara neden olabilir.Unutulmamalı ki, her kriz mutlaka  emekçi kesimi üzerinde büyük yüklerle sonuçlanır.

Bir ülkenin ekonomik yapısı bir büyük makinenin parçası gibi çalışır.Nasıl bir makinenin her parçası bir şekilde makinenin bütünselliği ile uyumlu olarak çalışıyor ise, bir ülke ekonomisi de içinde bulunduğu sistemin ve/veya uzun süre ilişkili olduğu ortamın yapısına uygun olarak şekillenir ve o ahenk içinde en yüksek verim düzeyi ile faaliyette bulunabilir.Örneğin,otomotiv ya da elektronik alanında özellikle montaj anlaşmaları ile üretim yapan firmalar,bağlı oldukları girdi ve teknoloji itibariyle merkezden uzaklaşamazlar,çünkü üretim zincirini,tamir ve bakım ünitelerini bağlı oldukları sistem içinde kurmuşlardır.Bundan dolayıdır ki,ithal ikameci-korumacı dönemi emperyalistler bir tür sömürü düzeni olarak görürler.Küreselleşme döneminde montaj sistemi ile üretime yönlendirilmiş,reel sermaye alıcısı konumundaki çevresel konumlu ekonomilerinde bu tür bağımlılık en üst düzeydedir. Buna karşın, görece sermaye ihracatçısı konumundaki güçlü merkez ekonomiler ise bağımsız davranma ve karar alma serbestisine sahip olabilirler.

Bu kısa açıklamalardan ilhamla, biraz gerilere gidip, ülkemizi bugün geldiğimiz noktaya sürükleyen politikalara kısaca göz atarsak aynen satranç oyununda olduğu gibi, bir-iki adım sonrasını göremeyen oyuncu konumunda davranış sergilemiş olduğumuz görülür.2000 IMF programı, Türkiye için olmaktan çok, piyasaların doymuşluğundan muzdarip Batı üreticisi ve finans sermayesine piyasa oluşturmaya yönelikti.Artık çok iyi bildiğimiz yüksek faiz-baskılı kur politikası ile yaratılan sahte cennette safça ilerleyenler karşısına çıkacak kapının cehenneme açılacağını fark edemedi. İşte bugün karşımıza çıkan ekonomik faturanın oluşum sürecinin hikayesi budur.Yüksek faiz politikası yoluyla dış dünyaya milyonlar aktarılırken, içeride mal ve döviz bolluğu yaratılıp topluma sahte ışık tutuldu. Yüksek faiz nedeniyle içeride bollaşan döviz kuru baskılı tutularak orta ve küçük boy işletmelere darbe vuruldu. İçeride işsizlik pahasına,üretimin bir bölümünün dışarıya aktarılması sonucunda, dışarıya aktarılan üretimi dövizle almamızın yolu açıldı. Bu da bir siyasetti; ancak Türkiye halkının ve üreticinin yararına değil, maalesef yabancılara hizmet eden bir siyasetti.

Uyguladığımız bu anlamsız politikaların ceremesinden ders alıp, durumu olumluya dönüştürme çabasının ilk adımı; siyasette soğukkanlı ve basiretli davranış sergilenmesi, ekonomide ise sorunları geleceğe taşıyan politikaların inşaat sektörü parıltılarıyla üstünün örtülmesinden vazgeçilip, halkın yararına reel ve üretici politikalara dönülmesi olmalıdır. 

www.evrensel.net