Ortadoğu ülkesi


13 Ekim 2017 04:57

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un ABD ve Türkiye arasındaki krizle ilgili Financial Times’ta yayımlanan makalesi birçok basın yayın kuruluşuna haber oldu. Gordon bu makalesinde “Türkiye’nin artık ABD için güvenilir bir müttefik olmadığını” söylüyor ve Türkiye’yi bir “Ortadoğu ülkesi” olarak tanımlıyor. ‘Ortadoğu ülkesi’ tanımının Batılılar için ne anlama geldiği malum: Krallık-emirlik ya da diktatörlükle yönetilen, etnik ya da dinsel çatışmalarla boğuşan ve istikrarsızlık yayarak tehlike yaratan ülkeler. İşte Gordon, Türkiye’nin de böyle bir ülke haline geldiğini söylüyor. Dolayısıyla tartışma Türkiye’nin bir Ortadoğu ülkesi haline gelip gelmediği üzerine yoğunlaşıyor.

Fakat burada Türkiye’den önce ‘Ortadoğu ülkesi’ tanımlamasının kendisini tartışmak gerekiyor. Çünkü bu tanımlama kaos, çatışma ve istikrarsızlıkları sanki Ortadoğu ülkelerinin kaderi gibi gösteriyor. Sanırsınız Ortadoğu ülkeleri havasından suyundan dolayı yıllardır bir ateş çemberinin içinde yaşıyor. Oysa 1800’lü yılların başında İngiliz ve Fransız sömürgeci-emperyalistleri arasındaki egemenlik mücadelesinden bu yana Ortadoğu, gerek jeopolitik konumu ve gerekse sahip olduğu enerji kaynakları nedeniyle emperyalist paylaşım mücadelelerinin en öncelikli alanlarından biri olmayı sürdürüyor. Ve Ortadoğu’nun onlarca yıldır savaşlarla, gerici-baskıcı rejimlerle ve açlık-yoksullukla anılır olmasının başlıca nedeni emperyalistler ve yerli iş birlikçileridir. Dolayısıyla Gordon, ‘Ortadoğu ülkesi’ tanımlamasını yapmadan önce bu tanımlamanın arka planındaki politikanın sorumlularının kimler olduğuna dönüp baktığında en önce kendi ülkesini görecektir. Çünkü ne Ortadoğu’nun son elli yılda yaşadıkları ve ne Türkiye’nin bugün içine sürüklendiği durum ABD emperyalizminin bölge (Ortadoğu) politikalarından bağımsız değildir.

Gordon’un Türkiye için söylediği sözler elbette bir hayal kırıklığını da ortaya koyuyor. Çünkü ABD, Ortadoğu ülkelerini dizayn etme, kendi politik eksenine bağlama konusunda Türkiye’yi kendisine yardım edecek bir ‘bölgesel ortak’ olarak görmek istemiş ancak Türkiye, gelinen yerde diğer birçok bölge ülkesi gibi ABD politikaları önünde bir ayak bağı haline gelmiştir. Ancak burada Gordon’un sözcülüğünü yaptığı ABD emperyalizminin Türkiye’nin sürüklendiği durum konusundaki sorumluluğunu görmezden gelmesi ne kadar yanıltıcı ise, bu durumdan AKP-Erdoğan iktidarı için bir kahramanlık hikayesi yaratmaya çalışmak, bu iktidarda antiemperyalist kerametler keşfetmeye çalışmak da o kadar yanıltıcıdır. Çünkü AKP-Erdoğan iktidarının 15 yıllık tarihi, ABD’nin bölgede izlediği politikalardan bağımsız yazılamaz. 

Nedenlerine gelince…

Her şeyden önce AKP-Erdoğan’ın iktidara geliş-getiriliş süreci, ABD’nin bölge ülkelerini “ılımlı İslam”cı rejimlerle yeniden dizayn etmek için harekete geçtiği Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nden bağımsız değildi-ki Erdoğan ilk zamanlar bu projenin eş başkanı olduğunu söylüyordu. Bu dönem AKP-Erdoğan Türkiyesi, ABD bu projesinin ‘model ülkesi’ydi. Ancak gerek Türkiye’de halkın tepkisi sonucu Irak’a Türkiye üzerinden müdahaleyi öngören tezkerenin Meclisten geçememesi ve gerekse ABD’nin Irak’taki müdahaleyi diğer bölge ülkelerine genişletme hesaplarının tutmaması bu süreci baltalamıştı. Bu süreçte de ABD-Türkiye ilişkileri gerilimli bir hatta ilerlemiş ancak 2007’den sonra Türkiye yeniden ABD’nin stratejik ortağı haline gelmiş ve ABD yönetimi Türkiye’nin “bölgenin lider ülkesi” olduğunu söylemeye başlamıştı. Türkiye’nin yeni Osmanlıcı heveslerle giriştiği Suriye’ye müdahale politikasının ilk yıllarına (2013-14) kadar bu iş birliği devam etmiş ancak Türkiye’nin radikal İslamcı gruplarla ilişkisi ve giderek Suriye Kürtlerine karşı müdahaleyi merkezine koyan politikası, ABD’nin sadece Suriye değil; Irak politikasının da önünde engel haline gelmeye başlamıştı. Sonrası zaten biliniyor. Ve bu kriz döne dolaşa bugüne geldi.

Sonuç olarak ABD emperyalizminin AKP-Erdoğan Türkiyesi ile geriliminin nedenlerini görenler/bilenler, elbette ABD’den bir beklenti içinde de olamazlar. Ancak bu durum AKP-Erdoğan iktidarının bölgesel liderlik hevesiyle sürdürdüğü savaşçı-müdahaleci politikalarla ülkeyi giderek daha büyük felaketlere doğru sürüklediği gerçeğini de değiştirmiyor. Dolayısıyla dün 1968’lerde Denizlerle sembolleşen antiemperyalist devrimci gençliğe karşı kullanılan milliyetçi-muhafazakar güçlerin bugün Denizlerin mirasçısıymış gibi sahneye çıkması tarihin bir cilvesi olsa gerek! Ancak şunu da unutmamak gerek: Denizler Filistin’in, Kürtlerin yani bölgenin mazlum halklarının yanındaydı. Bugün Kerkük’e, Afrin’e müdahale naraları atanların ise, dönüp dolaşıp varacağı yerin yine kendi efendilerinin yanı olması şaşırtıcı olmayacaktır!

www.evrensel.net

3 yorum yapılmış

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.