Harikalar diyarına doğru!


06 Ekim 2017 05:00

Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören nasıl da pembe tablo çiziyor... Dediğine bakılırsa, Türkiye Futbol Federasyonu ekonomik olarak tarihinin en parlak dönemini yaşıyormuş... Dev markalarla imzalanan sponsorluk anlaşmalarıyla adeta federasyonun kasasına para akıyormuş... Öyle ki Avrupa’daki federasyonlar bizi gıpta ile izliyormuş... Tesis konusunda da işi o denli ileriye götürmeyi başarmışız ki İsveç Federasyonu, ülkesinde yapacağı tesis için TFF’nin Riva’daki tesisini örnek alacakmış... Bütün bu başarılar(!) bizi güven ve istikrarın sembolü haline getirmiş ve bu sayede UEFA 2019 yılındaki Süper Kupa’nın ev sahipliğini Türkiye’ye vermiş... Çünkü federasyon olarak organizasyon gücünün zirvesinde yer alıyorlarmış... Ama Demirören’in beklentileri daha da yüksek. 2024 yılındaki Avrupa Futbol Şampiyonası Finallerine de Türkiye’nin ev sahipliği yapacağını umuyor...

Gel de, bu parlak tabloyla gurur duyma!..

Üstüne Milli Takım, 2018 Dünya Kupası’na katılma hakkını elde ederse, işte bir de o zaman dinlemeli Yıldırım Demirören’i? Pembe tablo dönemini aşıp harikalar diyarına sıçrar muhtemelen... 

Futbolu; paradan, markadan, ranttan ibaret görmek ve onu endüstriyel bir ürün haline getirip pazarlamak böyle bir şey... İşin nicelik kısmında, rantçı anlayışınız doğrultusunda attığınız adımlardan övünçle söz ediyorsunuz. Peki ya nitelik? Lafını bile etmemenizden, işin niteliksel boyutuyla ilgili ufacık bir kaygı bile taşımadığınız anlaşılıyor. Belli ki bu konu hiç umurunuzda değil.

Mevcut futbol ortamına bakıp da hiç utanmadan, sıkılmadan, böylesi bir tablo çizebilmek gerçekten de sağlam bir pişkinlik gerektirir. İsterseniz dünyadaki kasası en dolu federasyon haline gelin, futboldaki kültürel ve niteliksel sefaleti görmezden, bilmezden gelerek fazla yol alamazsınız...

Mevcut futbol ortamına bakarak bir tablo da biz çizelim... 

Tek ve mutlak hedef haline gelen kazanmak uğruna tam anlamıyla gözler dönmüş... Göstermelik ya da şov amaçlı olanların dışında rakiplere saygının kırıntısı dahi kalmamış... Hakemler herkesin bir numaralı başarısızlık bahanesi olmuş... Herkes birbirine laf sokmanın ve kendi taraftarını kışkırtıp 12. oyuncuya dönüştürmenin derdine düşmüş... Yöneticiler hakemler üzerinde baskı oluşturmanın, futbolcular da hakemleri aldatıp çıkar sağlamak üzere türlü sahtekarlıklar sergilemenin “ustası” haline gelmiş... Tribünlerde koro halinde edilen cinsiyetçi küfürler artık teknik direktörlerin ağzından duyulmaya başlanmış... Tehditsiz, şantajsız kulüp açıklaması yapılmaz olmuş... Stadyumlar ölüm seviciliğinin, savaşın, militarizmin, ırkçılığın kutsandığı ve üretildiği mekanlara dönüşmüş... 

Gurur tablosunun diğer yüzü...

Bu sefil ortamın kaçınılmaz sonucu olarak her hafta pek çok kulüp, çirkin ve kötü tezahüratın yanı sıra saha olayları yüzünden ceza kuruluna sevk edilip para cezasına çarptırılıyor... Ayrıca, yöneticilerin, teknik direktörlerin ve futbolcuların giderek artan oranda işlediği sportmenliğe aykırı hareket ve hakaret gibi suçları da göz ardı etmemek lazım... Ama federasyon bunları sorun olarak görmediği için çözüm arama çabasına da girişmiyor ve sadece ceza vermekle yetiniyor. Cezalarla yüklü miktarda para geliyor sonuçta... Para geliyorsa, bir sorunun varlığından söz edilemez. Anlayış bu!.. 

Futbolu yönetenler işin sadece ekonomi kısmıyla ilgileniyorlar. Oysa, saygı, dürüstlük, vicdan, empati, eşitlik, hak gibi değerler temelinde yükselen yeni bir spor kültürü inşa etmek ve futbolu böyle bir kültürün rehberliğinde niteliksel anlamda yükseltebilmek en acil ihtiyaç. Oyunu zevkle, keyifle, eğlenerek, güzellik katarak icra edebilmek ve izleyebilmek için...

www.evrensel.net