Vay sen misin dergi çıkaran?


24 Eylül 2017 05:00

Ortaokul arkadaşları kafa kafaya verip düşünmeye başladılar. Suat Taşer ile Mehmed Kemal ne yapacaklarını konuşuyorlardı Taş Mektep’te. Yazıyorlardı ama ciddiye alındıkları yoktu. Şiirlerini kimse yayımlamıyor, hatta yüzlerine bakan bile olmuyordu. 

Bu işin bir çıkar yolu olmalı, şiirleri gün yüzüne çıkmalı ve okurla buluşmalıydı.

Kaçarı yok, kendi dergilerini çıkaracaklardı. Dergicilik tarihimiz “Genç şair ve yazarlara kapımız her zaman açıktır,” iddiasını taşımıştır. Genç şair ve yazar adayları o kapıları bazen “Ne göndersek basılır” nidalarıyla zorlamış olabilirler. Gençlere kapı açmanın fiyakasıyla başı dönen dergilerin birçoğu zaten iddiadan ibarettir. Genç şair ve yazarlara hangi derginin kapısı kapalı olabilir ki, ne hakla?

İki kafadar harçlıklarını biriktirmeye başladı, paraları denkleştirip lastik harfler aldı ve mürettiphanelerini kurmuş oldular. Nerede matbaa, nerede yazıcı, nerede fotokopi… Emin değilim, emin olan aksini idda edebilir. Türkiye’nin ilk fanzinini Suat Taşer ile Mehmed Kemal ortaokul sıralarında öğrenciyken çıkardı, diye yazabilirim buraya.

Buraya kadar iş tamam. İş geldi derginin adını koymaya. Ne olacaktı derginin adı? İkisi de birbirine sorup yanıt bekliyordu. “Atom” dedi biri, olmadı. “Molekül” dedi öteki,  çok bilgiç geldi. Şiirleri yerine uzay boşluğu hakkında yazdıkları makaleleri bastıracaklardı sanki. Böyle sürdü bir zaman, akıllarına gelen dergi adlarını beğenmediler, neden sonra “Zerre” adında karar kıldılar.

Oldukça hakkaniyetli davrandılar birbirlerine. Suat Taşer kaç şiir koyduysa sayfaya Mehmed Kemal de o kadar koyuyor, biri ötekine haksızlık etmemek için azami düzeyde özen gösteriyordu. Günlerce sürdü bu uğraş, sayfaları harf harf dizmek kolay mı? Neden sonra bitti iş; lastik harf dizgisinin kağıt üzerine basımına gelmişti sıra. Teksir makinesini de bir yerden ayarladılar. O zamanlar elle ve evdeki aletlerle bildiri basmaya, çoğaltmaya birebir “partizan baskı” yöntemi keşfedilmemiş daha. Teksirle çoğalttı iki şair şiirlerini. Derginin tepesinde kocaman bir “Zerre” yazısı, hey gidi.

“Zerre” baskıdan çıktı nihayet. Eğrisiyle doğrusuyla kafa kafaya veren iki ortaokul öğrencisi bir dergi çıkarmıştı neden sonra ve kendi şiirlerini yayımlamışlardı. Kime minnet edeceklerdi ki, buna gerek mi vardı üstelik, basılıysa işte basılıydı şiirler…

Koltuklarının altına alıp okula götürdüler “Zerre”nin ilk sayısını. Bir lira civarında bir fiyat biçip arkadaşlarına, şiir meraklısı öğrencilere sattılar dergileri. Omuzlar dik, koltuklar kabarık, alnı göğe baka baka yürüdüler o gün. Dergi çıkarmak kolay iş mi? Kurtuluş Savaşı yıllarında doğmuş iki çocuğun ortaokul sıralarında çıkardığı dergi arkadaşları arasında büyük sükse yapmaz mı? Yapar elbette. Yaptı nitekim.

Dergiyi satacaklardı, dergiyi daha çok satacaklardı, dergiyi okul dışında satacaklardı, dergiyi kentin meydanlarında satacaklardı; daha çok para kazanıp lastik harflerden kurşun harflere geçeceklerdi. Bununla da kalmayıp daha çok okura ulaşacak ve matbaa kuracaklardı. Matbaada basılacaktı dergileri, düş büyük! Mürettiplere dizdireceklerdi şiirlerini…

“Bu ne?”

“Dergi.”

“Siz bir dergi nasıl çıkarılır biyor musunuz?”

“Biliyoruz, lastik harflerimiz var. Onları diziyoruz. Sonra teksirle basıyoruz.

Çocuklar ne bilsin? Tek parti dönemiydi ve elbette Basın Kanunu hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Teksirle de olsa, matbaada da basılsa devletin basılı her matbuattan haberi ve izni olmalıydı. Müdür muavininin elinde dergilerini görünce heyecanlandı mutlu oldular önce.  Zılgıtı yediler, dergi çıkarmayı lastik harfleri yan yana getirip teksirden geçirmek olduğunu zanneden çocukları evlerine yolladı müdür muavini. Çocuklar evde ne kadar “Zerre” varsa toplayıp ona teslim edeceklerdi.

İşin doğrusu evdeki “Zerre”nin bir kısmını yatağın altına sakladı Mehmed Kemal, götürdüğü dergileri muavinin yırtacağından, kendilerine kalmayacağından korkuyordu.

Tevekkeli değil, Frankeştayn koymuşlardı Müdür Muavini İhsan Bey’in adını öğrenciler. Bakışı, duruşu ve sertliğiyle korkuturdu öğrencileri. Evden gelen “Zerre”leri elinden alıp azarladı çocukları.

“Bir daha böyle şeyler yapmayın. (…) Ben bunları yaktıracağım. Birazını da valiye göndereceğim. Sizin bilmeden yaptığınızı söyleyeceğim. Siz kimseye bunu açmayın. Bir daha da böyle işler yapmayın, sakın ha!” 

Çok kötü bir iş yapmış olmanın hissiyle ayrıldı iki arkadaş muavinin odasından. Devletten habersiz ve izinsiz dergi çıkarmışlardı ama devlet onları 15-16 yaşlarında çocuk oldukları için bağışlamıştı.

Liseyi bitirdiklerinde konservatuvara gitti Suat Taşer. Mehmed Kemal orada, Taş Mektep’te kalmayı tercih etti. “Zerre” meselesini uzun yıllar konuşmadılar aralarında. Frankeştayn Muavin İhsan Bey okula müdür oldu. “Zerre” mevzuuna zerre kadar açmadı o da. Okulun dergisi olan “Sesimiz”in yönetimini verdi Mehmed Kemal’e.

www.evrensel.net