İşçi ve emekçiler savaş senaryolarının seyircisi mi olacaklar?


21 Eylül 2017 05:00

Kürtlerin Türklerden, Araplardan ve bölgenin öteki uluslarından farklı bir ulus olduklarını 2017’de kanıtlamaya çalışmak akla ziyan bir şey olur. Öncesi bir yana 1834’lerden beri şimdi de bulundukları topraklarda ‘Kürtlük’lerini belirterek mücadele ediyorlar. Bu mücadele her bir ülkede farklı gelişim seyri gösterse de bugün yüz sene ya da elli sene öncesinden çok daha ileri bir düzeyde bulunuyor. İran, Irak, Türkiye ve Suriye yönetimlerinin sürdürdükleri baskı ve asimilasyon politikası sorunu çözmedi. Aksine sorun daha da ağırlaştı. Şimdi Kürt sorunu artık tümüyle uluslararası ve bölgesel bir sorundur. Bölge asker kaynamaktadır. Savaş hazırlıkları ‘gırla gidiyor.’ Amerikan emperyalistleri binlerce kilometre uzaklardan gelip soruna taraf ve istismarcı oldular. Rusya bölgenin en önemli ve etkin güçlerinden biri. İran, Suriye ve Irak’ta etkin güçlerden biri ve İsrail kendisine karşı ‘cephe’ olanağını engelleme politikası izlerken Filistin topraklarını işgali sürdürüyor. Böylesi bir ortamda, Erdoğan iktidarı ‘Bölgeye düzen verme’ iddiasıyla orduyu sefere hazırlamaktadır. İlan edilen temel sebep ise, bir kez daha Kürtlerin hak eşitliği talebidir.

Çin’in Uygur bölgesi halkının ‘hakları’ndan sözeden; Yunanistan ve Bulgaristan’da ‘Türk nüfusun hakları’ kışkırtıcılığı yapan, Kafkasya’daki ‘Türkmen’lerin hakları demagojisini eksik etmeyen, birkaç bin kişilik Türk’ün bulunduğu yerlerde ‘anadilde eğitim’ talebinde bulunan; Almanya ve Hollanda’da Türk partisi kurup seçimlere giren Türk sermaye iktidarı, Kürtlerin ulusal hakları söz konusu olduğunda ya da Kürtler, Türkiye dışındaki bir ülke ve topraklarda nasıl yaşayacaklarını kararlaştırmaya giriştiklerinde bunu ‘savaş sebebi’ ilan eder. Bu ne biçim hak savunusu ya da haklılıktır?!

Bu politikanın hak savunusu ya da haklılıkla değil, ama ‘Bölgeye düzen verme’ iddiasıyla ilişkili olduğunu, avanaklar bile artık öğrenmiş olmalılar! Güç ilişkileri çerçevesinde, askeri kuvvet zoruyla dayatılan, ama salt felaket getiren ve getirecek olan bir politikadır bu. Bölgede hepsi de bir ötekinin aleyhine ‘konuşlanmış’ emperyalistinden bölge gücü devletlere dek enerji ve su kaynaklarıyla diğer zenginlikler üzerinde söz sahibi olmak üzere sürdürdükleri etkinlik mücadelesini ‘kazanmak’  için hazır durumdaki güçlerin karışacakları önceden belli olan bir savaşın ‘tamtamları çalınıyor.’ Bu politika, bölgeye ‘düzen vermek’ ve ‘düzen getirmek’ bir yana, ülkenin kendisini de savaş alanı haline getirme tehlikesi taşımaktadır. 

Başkalarından önce Türk halk kitlelerinin bu hazırlıklara, bu tehditlere, bu kışkırtıcı-savaş politikalarına ‘dur!’ demesi gerekir. Sermaye partilerini yönetenlerin şovenist gerici politikasını, Kürtleri de, diğer bölge halklarını da hem Türklerle hemde herbirini bir diğeriyle düşmanlığa kışkırtan ve yönelten; eşit haklara dayalı birarada yaşama istem ve umuduna düşman bu tutuma ancak işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin öncülük edecekleri savaş, işgal ve müdahale karşıtı bir mücadele dur diyebilir. Şimdi herkesin yararına olan böylesi bir tutumdur. Türk işçi ve emekçileri şöyle bir düşünmelidirler: Şırnak’ta Silopi’de, Yüksekova’da, Sur’da, Lice ve daha çok sayıdaki Kürt kasaba ve kentinde gerçekleştirilen yıkımdan kim kazançlı çıktı? Irak dağlarına hemen her gün rutin şekilde yapılan bombardımanlar Türk emekçilerinin daha rahat yaşamasını, daha kolay iş bulmasını mı sağladı? Ya da işçi ve emekçilerin geliri mi arttı, geçim olanakları daha fazla mı genişledi? İşsizlik mi azaldı? İşten atmalar son mu buldu? Kiralar mı düştü? Okullar, sağlık ve eğitim parasız hale mi geldi? Türkiye’nin ekonomik-sosyal ve kültürel yaşam düzeyi mi yükseldi?

Hayır, aksine, Kürt sorununu çözümsüz bırakan politikalar, Kürtlerin eşit haklara sahip olarak birlikte yaşama isteklerine askeri güç ve zor yöntemiyle yanıt verilmeye devam edilmesi nedeniyle sorun giderek daha fazla ağırlaştığı gibi, yaşam koşulları da daha fazla kötüleşiyor. Bu bir yana, Kürtlerin Türklerle ilişkileri daha fazla yıpranıyor ve ülkenin bu sorun dolayısıyla dış müdahalelere uğraması olasılığı güç kazanıyor.  Şimdi buna bir de Irak Kürdistanı yönetimine silah gücüyle boyun eğdirmeye kalkışma eklendi ki, bu işi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor ve bölge düzeyinde savaşın yayılmasını teşvik ediyor. Bu durum kabullenilecek, sessiz kalınacak bir durum değildir. Ülke ve bölge halklarının dostluk ve barış içinde yaşamasını ve eşit haklara sahip olma olanaklarını dinamitleyecek olan iktidar politikasına karşı sessiz kalmak, büyük bir yıkımı kabullenmek olacaktır. Bu yıkıma ne seyirci kalınabilir ne de sessiz; çünkü yıkım ve ateşin içinde yanacak olanlar her halükârda ezilenler, emekçiler, işçiler, gençler ve kadınlar olacaklardır.

www.evrensel.net