Yoksa mucize mi?


08 Eylül 2017 04:51

Milli takım, Hırvatistan karşısında ilk kez, oyun planına sahip bir takım görüntüsü verdi. Dünya Kupası iddiasını sürdürebilmesi için milli takımın mutlak kazanmak zorunda olduğu bu karşılaşmadan çıkacak beraberlik ise Hırvatistan’ın işine yarıyordu. Lucescu, bu nedenle planlarını Hırvatistan’ın düşük tempolu bir oyun oynayacağı tahmini üzerine şekillendirmiş ve Ukrayna maçında sahaya sürdüğü 11’deki 7 oyuncuyu değiştirmişti. Plan gereği orta sahayı Hakan Çalhanoğlu, Oğuzhan Özyakup, Nuri Şahin, Arda Turan gibi teknik kapasiteleri, dolayısıyla paslaşma becerileri yüksek, buna karşılık fiziksel dirençleri görece düşük oyunculardan oluşturmayı tercih etmişti. Gerçekten de Hırvatistan, golü yiyene kadar tempoyu hep rölantide tutmaya çalıştı. Bu da bizim işimize geldi, çünkü fiziksel açıdan kırılgan sayılabilecek oyunculardan oluşan bir orta saha ile mücadele ediyorduk... Hırvatistan, golü yedikten sonra vites yükseltmeye çalışsa da kalan sürede maçın gidişatını değiştirmeyi başaramadı...

Üç gün önce dökülen bir takımın bir anda harikalar yaratması elbette mümkün değil. Tamam, planlı bir görüntü ve eskiye oranla daha derli toplu bir mücadele vardı ama galibiyeti abartmanın da bir anlamı yok. Hırvatistan’ın düşük tempolu oyunu tercih etmesi, onlarla başa baş mücadele edebilmemizin ve sonuçta sahadan galibiyetle ayrılmamızın en büyük sebebiydi. Kısacası, “Lucescu böyle bir orta saha ile maça çıkarak kumar oynadı ve kazandı” denebilir... Tabii maça bambaşka gözlerle bakıp Lucescu’nun mucize yarattığına inananlar da çıkabilir!..

Galibiyet sonrasında eksikleri görmek önemli... Mesela Caner Erkin’in hücuma desteği olumlu ancak yaptığı ortaların kalitesi kötü. Ayrıca, çizgiye inmeden yapılan ortalarda savunma oyuncuları pozisyon olarak her zaman avantajlıdır. Çünkü topu yüzü dönük olarak karşılama şansları vardır. Caner de genellikle çizgiye inmeden orta yapıyor. Hücumu zenginleştirmek ve daha etkili kılabilmek adına oyuncuları çizgiye indirecek kanat varyasyonlarını oyun planına monte etmek şart...

Savunmanın en gerisinde yer alan Mehmet Topal ve Çağlar Söyüncü’nün zaman zaman ortayı boş bırakacak şekilde birbirlerinden uzak/kopuk pozisyonda kalmaları da ciddi bir hata. Böyle durumlarda özellikle top kayıplarının ardından savunmanın dengesiz yakalanma ihtimali oldukça yüksek...

Şut sayısının azlığı da göze çarpan başka bir eksiklik. Oysa şut, gol bulmanın en etkili yollarından birisi. Nitekim gol de, Oğuzhan’ın attığı bir şut sonucunda geldi.

Milli takım üç gün içinde birbirinden çok farklı bir tablo ortaya koyunca düşünceler de bir anda değişiverdi... Ukrayna yenilgisi sonrasında ligdeki yabancı oyuncu sayısının fazlalığı nedeniyle milli takım kadrosu oluşturacak oyuncu bulmakta zorlandığını söyleyen Lucescu bu kez, her an rahatlıkla sahaya sürebileceği pek çok kaliteli oyuncuya sahip olmanın mutluluğunu yaşadığından söz ediyordu. Ukrayna maçının yenilgisini oyuncuları yeterince tanımamasına ve bir arada yeterince idman yapmamalarına bağlayan Lucescu anlaşılan o ki, aradaki üç günlük süreyi oyuncularını tanıma ve taktik uyum sağlayabilme açısından mükemmel bir şekilde değerlendirmişti!..

Burak’ın pozisyonu hakkında, “Hakem doğru karar verdi, bence de penaltı değil” demesi ise kendisine duyulan saygıyı biraz daha törpüledi... “Ukrayna maçında hakemin göremediği pozisyonlar canımızı yakmıştı, bu kez hakemin göremediği pozisyon bizim işimize yaradı” diyebilmek çok mu zor gelmişti acaba kendisine?

Futbolcuların hakeme itiraz etme alışkanlıkları ise başka bir ciddi sorun... Her pozisyonda itiraz jestleriyle eller kollar havada... Burak’ın alenen eliyle oynadığı pozisyonda bile Hırvatistanlı hiçbir oyuncunun hakeme itiraz ettiğini görmedik... Hırvatistanlı bir oyuncu ceza sahası içinde topa eliyle bu şekilde dokunsa ve hakem de buna kayıtsız kalsa futbolcularımızın nasıl bir tepki vereceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Her durumda kendini haklı gören bir tür kişilik bozukluğuyla bezenmiş bu itiraz kültürü, başarıları gölgeleyecek denli tiksindirici...

Ve tabii her milli maç galibiyetinin ardından işin sportif boyutunun geri plana itilmesi ve vatan, millet, bayrak söylemleriyle milliyetçiliği şahlandırma çabaları... Hazır galip gelmişken, Türklüğe doya doya övgü düzme ve ayrıcalık ithaf etme fırsatı kaçırılır mı?

Federasyon maçtan önce tribünlere 35 bin bayrak bırakarak bu konuda üstüne düşen görevi yerine getirmişti zaten!..

Maçtan sonra ise yükselen coşku dalgasına kendisini kaptıran Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, “Türkler bitti demeden bitmez” vecizesiyle(!) şahlanmış duyguların sözcülüğüne soyundu adeta!.. Bu lafları duyan da, Türklerin spor tarihi zaferlerden geçilmiyor zanneder... 

İflah olmaz kibrimiz ve aşağılık komplekslerimizle örülü kültürümüz, sportif değerleri kimi zaman geri plana itiyor, kimi zaman ise tümden yok sayıyor... Başarıları, ortaya konan emekle değil, Türklükle ilişkilendiren/açıklayan pespaye bakış açısının aslında büyük bir utanç kaynağı olduğunu anlamamızı sağlayacak aydınlığın çok uzağındayız ne yazık ki...

www.evrensel.net