Yazar değil at hırsızı


03 Eylül 2017 05:00

Sanki dünyanın başka bir yerinden seslenir gibi, olanla olmayanı çarpıp bir senteze varmış da hayatın anlamını çözmüş gibi pozlar.
Arkasında kitaplar, çalışma masasında bilgisayarı, kalemleri, açık unutulmuş defterler, notlar poz veren kişinin yazar olduğunu çağrıştırır bize.
Genelde balıkgözü objektifle çekilmiş, kuşkulu boşlukları doldurmak için etrafın seyri genişletilmiştir bu pozlarda. Yazar olmak kolay mı? Elleri koynunda bir dalgınlık lazım uzaklara bakmak için. Kimbilir neler düşünüyordur, en iyisi dokunup tılsımını bozmamak.
Bakın eli çenesinde dalgınlık da önemli. O el çeneye değecek, başka yolu yok, yazar olduğun nasıl anlaşılır ki başka.
“Tamirci Çırağı”nı dinlerken Cem Karaca’ya eşlik eder elbette ama “arkası puslu aynada” değil, boy aynasında tarar saçlarını. Aynanın çerçevesini tarife girişmeyelim; yaldızlısı olan var, plastiği olan var.
Bunu yazarken Melih Cevdet’in gündelik giyitlerle iki ray arasında çekilmiş fotoğrafı geliyor aklıma. Dünyayla arası bozuk mu? Neden olsun! Kavuşmaların ve ayrılıkların sürüklediği iki ray arasında bir şair, irili ufaklı taşların üzerinde durup göğe bakıyor. Belki de evden çıkarken yanına almayı unutmuş anahtarlarını. Bir yerden çilingir bulabilir miyim diye düşünüyor sanki.

***
Şimdiki zaman öyle mi? Öyle bükülmez bir fiyaka ki, aşk acısı çekip ciğerlerini sokağa kusmamış sanki. Meyhaneden küfeyle taşınmamış evine. Sokaklarda dizlerinin izini gören olmamış. Oldum bittim yazı masasında, oldum bittim kitapların içinde, oldum bittim kalem ve kâğıtla işi gücü. Nezle olup yataklara düşmemiş, sümüklü mendilleri, terli atletleri, öksürük nöbetleri hak getire.
Hep önemli bir şey söyleyecekmiş gibi. Ha desen “yapıbozum” diyecek. Kulak kabartsan göstergebilim girecek söze. Cümle kuramazsın karşısında. Post-modernizm hakkında ne fikrin olabilir ki? Letrik şiir de ondan sorulur pastoral şiir de. Az ileride Kübizim, Arşil Gorki ile yakın akraba ama Ermenilere uzak durmak lazım. Hayatı boyunca hiç fotoğraf vermeyen yazarları da sıralayabiliriz ama şimdi sosyal medya elimizde patlar.
Yazmak hayatın içinden, doğrularından, saçmalıklarından, çelişkilerinden, çıkmazından, törpüsünden, gerçeklerinden ve uzlaşmazlığından doğan bir şey değil sanki. Yazan kişiye doğuştan bahşedilmiş bir yetenek. O olmasa, hani yazmasa, hani sözcükleri yan yana getirmese hayatımız orta şekerli kahve kıvamında sürüp gidecek. Tatlı mı, buruk mu, saçma mı bilmemize olanak  yok. Bu toplamdan karşımıza çıkan fotoğraftaki kişinin bir Kurban Bayramı sabahı dananın kuyruğundan tuttuğunu düşünmemiz olası değil.
Sürekli caz dinleyen, sürekli belgesel izleyen, sürekli sinema ve tiyatroya giden; konferanslarda, panellerde, sempozyumlarda sürekli tumturaklı bildiriler sunan bir ciddiyet var karşımızda. Ulaşılmaz bir yerde daima. Dağın ardından gelen bir ses o. Mümkün olmayanı başarmış ve bunu yazmış, kolay mı? Ne editör kılçık bulabilmiş yazdıklarında, ne son okumacı çapakları temizlemiş. Çünkü o uzun yolculuklara çıktığında bile başını otobüsün camına dayamaz, yol boyunca okur yazar daima.
Küstah desen, için el vermez. Kostak desen ayıp olur. Selamlaşmalar seyreldikçe artan bir huzurun sezdirmeyen coşkusudur aslında.
***
“Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” kitabında zamanın tozlarını alan Salah Birsel, “24 saatini edebiyat adamı gibi yaşar” dediği Sait Faik’i anlatırken yere göğe sığdıramaz onu. Yazım serüveninden önce gündelik hayatına değinir.
Hangi saatlerde insan içine çıkar Sait Faik? Kahvelerde aradığı nedir? Sinema ve tiyatrolarda ilgisini ne çeker? Neden birden bire kalkıp gider kimseye sezdirmeden? Neden kaybolur ortadan? Akşamları hangi meyhanenin kalabalığına ya da sakinliğine konuk olur?

Beyazıt’ta havuzun başına mı tünemiştir Boğaz’da esintiye mi açmıştır göğsünü? “Bu ara yolda, sinema önünde, otobüste, köprü üstünde, vapurda Yüksekkaldırım’da, Gülhane Parkı’nda, ne bileyim bir dükkânda ya da İstanbul’un en kıyı köşede kalmış bir yerinde rastladığı insanları da kollarından tutup öykülerine sokuşturur.”
Hafta sonu da çekip adasına gider Sait Faik. Köyünün insanlarıyla, balıklarıyla, kayıklarıyla, komşularıyla yarenlik eder ve onları ağırlar öykülerinde. Ama öyle karşısına gelen ilk öyküyü tımar etmez hemen. Seçer. “Çünkü ona göre her insanın içinde öykü bulunmaz. Yazara düşen iş, içinde öykü taşıyan insanı kıstırmaktır. Bir kez kıstırdıktan sonra da elini uzatıp onun içinden öyküyü çekip çıkarmaktan başka bir iş kalmaz.” diye devam ediyor Salah Bey gözlemlerine. Denemenin başlığı da ilginçtir: Sait Adında Bir Balık.
Afili yalnızlıkların ıssızlığında salınmak istese de hayata katılmak ve nihayetinde elektirik faturası ödemek zorunda olan biri değil midir yazan kişi de?
Salah Birsel’in aynı denemesiyle bağlayalım sözü. Sait Faik’e ilişkin tespitleri ışık tutar belki zamanımıza. Hoş bilmediğimizden değil o pozları kestiğimiz ama anımsamakta fayda var. “Doğrusu o, büyük bir yazar olduğunu belli etmekten pek ürker. Onu görenler bir balıkçı, bir at hırsızı, bir kestane kebapçısı, bir boyacı, bir emekli memur, bir garson, bir çöpçü, bir sarhoş, bir aylak sanabilir. Ama yazar olduğunu hiç mi hiç çıkaramaz.”

www.evrensel.net