Garabet tablosu


01 Eylül 2017 05:00

Anlaşıldı, futboldaki tuhaflıkların sonu gelmeyecek... Lakin şunu da söylemek gerekir, bizimki gibi sistemsiz, plansız, programsız, sadece günü kurtarma amaçlı hamlelerle yol almaya çalışan bir futbol yapısının tuhaflıklar silsilesi içinde debelenmesi son derece doğal... 2000 ila 2004 yılları arasında Türkiye’de görev yapan ve şimdi milli takımın yeni teknik direktörü olarak bir kez daha ülkemizde boy gösteren Mircea Lucescu da futbol ortamımıza uyum sağlamakta hiç zorlanmışa benzemiyor. Deneyimi var ne de olsa...

Lucescu, milli takımın 2018 Dünya Kupası Eleme Grubu’nda Ukrayna ve Hırvatistan ile oynayacağı maçların aday kadrosuna Beşiktaşlı Oğuzhan Özyakup’u çağırmadı. Yardımcısı Tayfur Havutçu da Oğuzhan’ın aday kadroya çağrılmama gerekçesini, “Yaptığımız analizler neticesinde iki maçta farklı taktik anlayışlar ile oynayacağımızdan dolayı Oğuzhan’ı çağırmadık” ifadesiyle açıkladı. Ozan Tufan, Selçuk İnan, Arda Turan gibi son dönemde pek parlak performans sergileyemeyen oyuncular milli takıma davet edilirken, Oğuzhan’ın kadronun dışında bırakılması futbol kamuoyunda büyük tepki yarattı. Bu durumda muhtemelen federasyondan birileri Lucescu’nun kulağına, “Milli takımın başında sahaya çıkacağın ilk karşılaşmada yenilirsek Oğuzhan olayı göğüslemekte zorlanacağımız boyuta ulaşabilir. Daha ilk maçın olduğuna bakmaksızın seni fena halde hırpalayabilirler. Bu nedenle Oğuzhan’ı kadroya alırsan iyi olur” şeklinde fısıldadı belli ki...

Lucescu’nun Oğuzhan’ı sonradan milli takıma çağırmasıyla ilgili olarak, “Son maçta Oğuzhan’ın oyununu beğendim ve onu kadroya çağırmaya karar verdim” şeklinde konuşması hiç inandırıcı değil. Çünkü Lucescu’nun, Oğuzhan’ı çağırmama gerekçesi ile Tayfur Havutçu’nun bu konuda söyledikleri birbiriyle örtüşmüyor. Tayfur Havutçu’nun taktiksel gerekçesinin aksine, Lucescu ilk haftalardaki oyununu yetersiz bulduğu için Oğuzhan’ı kadroya davet etmediğini söylemişti... 

“Sadece aptallar fikirlerini değiştirmez” gibi veciz(!) bir lafla da tutarsızlığına kendince kılıf uyduruyor Lucescu. Buna fikir değiştirmek değil, olası tepkilerden çekinerek geri adım atmak, etki altında kalmak ya da ilkesizlik denir... Bütün bu yaşananların ardından Lucescu’nun, “Hiç kimsenin, işime burnunu sokmasına izin vermem” gibi bir ilkeye sahip olduğundan söz edilebilir mi? Şunu da eklemek gerekir ki, sadece aptallar insanları aptal yerine koyan yalanlar söyler!..

Arda Turan, Selçuk İnan ve Emre Belözoğlu gibi oyuncuları milli takıma davet etme tercihini de kısa dönemde ancak deneyimli oyuncularla başarılı olunabileceği düşüncesine dayandırıyor Lucescu. Bu düşünce, Lucescu’nun da günü kurtararak durumu idare etmeye çalışacağının itirafı sayılabilir...

Rumen teknik direktör, Arda’nın uçakta Bilal Meşe’ye saldırmasından dolayı pişmanlık duyuyor olabileceğini ve herkes gibi onun da ikinci bir şansı hak ettiğini dile getiriyor. “Bugün olsa aynı şeyi yine yaparım” diyen ve şu ana kadar ağzından bir özür lafı duymadığımız Arda’ya yönelik yüce gönüllülüğünü anlamak zor değil. Arda’dan beklentisi yüksek çünkü... 

Birkaç ay önce milli takımı bıraktığını söyleyen Arda da, Lucescu’nun “ikna edici” davetiyle, bir anda yeniden milli formaya dönüverdi. Bunca atıp tutmanın ardından onun da bir dönme gerekçesine ihtiyacı vardı elbette. Ve Arda gerekçelerin en etkilisini ortaya sürdü: “Ben Türk’üm, kalbim Türk.” Son derece aydınlatıcı(!) ve gönül okşayıcı(!) içeriğe sahip bu yanıtıyla Arda, milli takıma dönüş müjdesi vermekle kalmadı aynı zamanda kendisinin Alman, Fransız, Japon, vs. zannedilme ihtimalini de bertaraf etmiş oldu!.. 

Türkiye’de yabancı sayısı fazla olduğu için kadroyu oluşturacak oyuncu bulmakta zorlandığını söylüyor Lucescu. Sözleşmeyi imzalarken bunu bilmiyor muydu? Kendisine önerilen paranın cazibesine kapılıp milli takımının başına geldiği ülkenin yabancı oyuncu sayısı ile ilgili kuralını incelemeyi unuttu mu yoksa? Yıllığı 2.5 milyon avroya (2+1 yıllık) imza atıp sonra da “Kadroyu oluşturmakta zorlanıyorum” demek çok tuhaf. Hem milli takım kadrosu illa en üst ligde oynayan oyunculardan oluşturulur diye bir kural yok. Madem milli takımın tek yetkilisisin ve kadro oluştururken üst ligi yetersiz buluyorsun, o zaman şikayet etmek yerine alt ligleri de yakından izleyeceksin. Yüksek enerji gerektiren böylesi bir iş, 72 yaşındaki bir teknik direktör için uygun sayılmaz elbette.

Lucescu kendisine teklif götürüldüğünde, “Bakın ben, yaşım itibarıyla kariyerimin sonuna gelmiş bir teknik direktörüm. Sizinle gerektiği gibi çalışamam. Bu nedenle aradığınız teknik direktör ben değilim. Size, uzun vadeli planları, programları olan, hem mevcut oyuncuları geliştiren hem de yeni oyuncular yetiştiren bir sistem kurabilecek bilgiye, enerjiye sahip dinamik bir teknik direktör lazım” diyebilseydi Türkiye’nin futboluna en büyük katkıyı yapmış olurdu.

İlkeler, çıkarlara feda edilince, ortaya böyle tutarsızlıklarla, çelişkilerle dolu bir garabet tablosunun çıkması kaçınılmazlaşıyor...

www.evrensel.net