Üvey annenin şairleri


27 Ağustos 2017 04:15

Yakın dönem edebiyatımızın, özellikle de şiirin doğup büyüdüğü ve hatta serpildiği yer sanki ve neden olmasın, hatta olsa kime ne zararı var, Ankara gibi gelir bana. Cumhuriyetin ilanından sonra gelişmeye ve başkent olarak hayata müdahale etmeye başladıktan sonra edebiyat ortamları da nefes almaya başladı Ankara’da. 

Gazetecilik tarihimiz, Osmanlı’dan günümüze kadar neredeyse İstanbul’la sınırlı. Yerel ve bölgesel gazetelerin dışında çok az sayıda gazete merkez almadı İstanbul’u.  Bir zamanların Ankara merkezli Siyahbeyaz gazetesi geliyor aklıma.

Ankara’da hayata, iktidara ve devlete tanık olmak hatta maruz kalmak daha bir kaçınılmaz olsa gerek. Nereye baksan bakanlık, az ötede Meclis, ileri gidecek olsan Genelkurmay, dış temsilcilikler falan. Kurum binaları saymakla bitmez. Yaşayan ve yazan kişi sürekli göz göze gelecek ve karşısındaki gücü duyumsayacak sürekli. Merkezden başlayan yayılma genişledikçe devam edecek devlet binalarının hakimiyeti. Bu tanıklık edebiyata yansıdıkça daha bir farkında oluyor yazan çizen için. Yazmak için bunlara maruz kalmak gerektiğini iddia etmiyorum elbette. 

Garipçiler bir süre Ankara’da dinlenmedi mi? İkinci Yeni ne kadar da İstanbul şiiri gibi değil mi? Edip Cansever dışında Ankara’da uzun yıllar yaşamayan var mı, bilmiyorum. Karpiç Meyhanesinde biriken anılarda İlhan Berk, Ülkü Tamer, Ahmed Arif yok muydu?

Neredeyse ve TRT’deki işi gereği hayatının yarısından fazlası Ankara’da geçti Ahmet Oktay’ın. 

Ataol Behramoğlu için bazı ayrıntıları Ankara günlerinden kaleme aldı Ahmet Say. 

Her ne kadar Bursalı olsa da Ankara şairi sayılır Arkadaş Zekai. 

Biraz daha yakın döneme gelecek olursak yetmişlerden seksenlere gelirken şiire çomak sokan Yeni Türkü Yayınları orada, Ankara’da doğmadı mı? Neşe Yaşın bilindiği üzere Kıbrıslı evet, ama Sümbül ile Nergis’ten sonra yayımlanan Savaşın Gözyaşları adlı kitabı Yeni Türkü kökenli, Neşe de ODTÜ’lü değil mi?

Onca yıl doğunun ıssızlığını duyumsayıp genç ölenlerin kalbiyle şiirler yazan Metin Altıok bir Ankaralı değilse mahcup oluruz.
Daha nice şair sayabiliriz Ankara’dan… Ahmet Erhan, Ahmet Telli, Akif Kurtuluş, Adnan Azar, Behçet Aysan, Mahmut Temizyürek, Mahzun Doğan, say say bitmez. Hey gidi Büyük Ekspres…

Ahmet Erhan Ankara’dan İstanbul’a taşındığında, 2001 yılının ilkbaharı gibi kalmış aklımda, düşük şiddette bir deprem olmuştu edebiyat camiasında. Bütün gazeteler ondan bahsediyor, Ankara’ya geri dönüp dönmeyceği soruluyordu. Cihangir Miyavlaması gibi şiirler de yazdı evet, kiraz mevsiminde rakı içmemeyi kendine yakıştıran şair öldükten sonra döndü ancak Ankara’ya. Uçsuz bucaksız bir yelkenlinin altında Akdeniz’e doğru açılıyor nicedir mezarından.

Ahmet Telli oranın yerleşiğidir, gözlerinde Konur Sokak’ın eylem tarihi saklıdır sanki. Nereye giderse gitsin dönmek istediği tek yer Ankara’dır ve döner. Küçük meyhanelerde yudum yudum rakının keyfi orada saklıdır sanki.

Mahmut Temizyürek de Ankara’ya çakılı sayılır; 12 Eylül’den sonra İstanbul bir süre bağrında saklamış, iş vermiştir kendisine ama eve dönmeyi ve masasına kurulmayı seven şair bir yolunu bulmuştur Ankara’nın sisinde yürümek için. Mayakovski’yi sık sık ansa da Tevfik Fikret giriyor rüyalarına ve ona maniler fısıldıyor arada.

Ankara’dan sonra bazı cenazelere gitmiş, bazılarına ders verdiği atölyelerden çelenk göndermiştir Haydar Ergülen.
Akif Kurtuluş, İlhan Berk’ten aldığı Gümüşlük nöbetini bir süredir küçük İskender ile sürdürüyor. Cenaze haberi geldiğinde denize değil dağa bakıyorlar birlikte.

Şükrü Erbaş onca yıl sıkılmış olmalı soğuktan, Yozgat’tan sonra o kara kışları biriktirdiği Ankara’yı geride bırakıp Antalya’nın yangın yazlarına konuk olmayı tercih etti. Kalbi kavruk, türkü biriktiriyor her esintide.

Mahzun Doğan göç etme telaşında. Ankara’ya geldiği günden beri Uşak ile İzmir arasında bir yerlere yerleşmeyi planlıyor. Oysa kitap dolu ev Ankara’ya dair bir imge gibi, bırakıp gidemiyor.

Tuğrul Asi Balkar, Büyük Ekspres’ten kalkan trenle Haydarpaşa’dan karşıya geçip Keşan’da aldı soluğu, Eren Aysan özlüyor olsa gerek abisini.
Ankaralı bir şairdi Kaan İnce de. İntihar ettiği İstanbul’da anılması kimsenin aklından geçmese de yıllarca adına kurulan vakıfta emek verdi arkadaşları, İzlek dergisi ne güzel bir ısrarla sürdürdü şiir tutkusunu...

Eskişehir’de intihar etti ama benim için hep Ankaralı bir şairdi Zafer Erken Karabay. Ankara Hukuk’ta kendi kalemini kırmak için yazdı şiirlerini.
Oraya buraya sığmaya çalışsa da gittiği her kent, her kasaba, her ev, her dağ başı, her cadde, her sokak kustu onu. Sokakların delişmen ve bir o kadar tutkun şairi Murat Koçak dönüp dolaşıp Ankara’ya yerleşti gene. Ceketini alıp çıktığı şehre ceketsiz döndü.

Serdar Aydın, Ali Hikmet Eren ve arkadaşları Medakitap’tan şiir yolculuğuna devam ederken Ankara’da martı gördüklerinde şaşırmıyorlar artık.
Oruç Aruoba bir yerde karşılaşmış mıdır acaba Bilge Karasu ile? Hüseyin Atabaş sakin masasında Atilla Aşut’la neler konuşmuştur kimbilir...
Zeynep Uzunbay, Kayseri’de giydiği hemşire önlüğünü Ankara’da çıkardı. Temmuz yangınından sonra hâlâ sözcükleri törpülüyor Zerrin Taşpınar. Sonradan Ankaralı Çiğdem Sezer. Geçmiş zamanı ODTÜ’de nefes alıyor Lale Müldür’ün. Bir parkın sabahına uyanıyor Melek Özlem Sezer. Ve tabii ve mutlaka ve bilindiği üzere kara saçlarını Ankara’da kesti Gülten Akın.

Şiir yazmadığını iddia edebilir ama şiirin kalbinde özlüyor Ankara’yı Aydın Çubukçu. 

Selam olsun…

www.evrensel.net