Hüzün haftası


26 Ağustos 2017 04:15

Sonbahara yaklaştığımız ağustosun son haftası, geleceğini akılcı düşünen ve planlayan halkımız için üzücü olaylarla geçti. ’78 kuşağının liderlerinden ve Dev-Genç örgütünün kurucularından Bülent Uluer’in ebediyete intikali büyük bir kayıp bombası olarak halkın üzerine düştü. ’78 kuşağı Türkiye tarihine altın harflerle yazılan bir kuşaktı. O dönemin sol kuşağı, maalesef ölüm anında dahi geleneklerimize ters şekilde karşıtlık görüntüsü içinde de olsa(!), halkın içine girerek halkın geleceğini birlikte kurgulamaya yeltendi. Bugünkü uyanık siyasilerin geçmişteki sol hareketin izlediği, halkın ince damarlarına sızma politikasının halkçılıkla bir ilgisi olmayıp, tam tersi, halkın aleyhine iktidarda kalma, burjuvaziye ve emperyalizme hizmet siyasetine yönelik oy tabanı oluşturma amaçlıdır. Ne hazindir ki, ’78 kuşağının gerçekçi ve samimi halk yanlı politikaları öğretisi üzerine oturtulmaya çalışılan günümüzün çıkarcı politikaları, uzun dönemli ülke çıkarları idrakimizi baskılayan kısa dönemli kişisel hırs ve çıkarla zorla sürdürülebilmektedir. 

Kamu emekçileri son kertede potansiyel güçleri yerine, tarihin bu aşamasında kuşkulu oylama sonucunda geçici güç sahibinin inayetine sığınarak, “helal zam”(!) alma tenezzülü gösterdiler. Emeği kutsayan, emeğin yaratıcılığını yücelten emekçilerin bu denli insaf dilenir duruma düşmesi züldür! Bunun da ötesinde, siyasi yaşamımıza halk yanlı mücadelelerle altın sayfa yazma potansiyelini haiz bir kitlenin, kendi tarihine kara leke olarak geçecek şekilde, siyasi arenada tek liderlik algısına hizmet etmeleri de işin en kahredici yanıdır.    

Feodalite despotluğundan sanayi devrimiyle yasal ve piyasa despotluğuna geçiş bir ara uğraktı. Feodal kölelikten piyasa köleliğine savrulan emekçiler güçlü olduğu dönemde burjuva demokrasisini oluşturmakla bir güç denemesi yapmış oldu. O güç denemesi, değer yaratan bu muazzam güce tüm topluma yaygın asıl güç odağı oluşturma sorumluluğu yükledi. Burjuva siyasetçilerinin kimin yanında olması gerektiğini bilmesi gereken emekçilerin davranışlarını ve mücadelelerini ona göre ayarlaması gerekirdi. Emeğin bu sorumluluğu salt kendisine ait olmayıp, tüm ezilen halklara da karşıdır. OHAL’in ne ve kimin için olduğu bilincinde olarak, yarım puan için halk karşıtı sermaye yandaşlarına dilenileceğine, mücadelede elde edinilenle yetinip, mücadeleye yükselterek devam kararı almaları gerekirdi. Heyhat!..

İktisat fakültelerinde çalışma ekonomisi bölümlerinin sistem içinde nasıl bir işleve sahip olduğu çok ciddi düşünülmelidir. Emeğin üretim sürecinde sömürülmesinin sınırlandırılması, daha bilimsel ifade ile emeğin metalaştırılmasının “Sistem müsaadesi oranında gevşetilmesi” belki sistem içi geçici bir yaklaşım olabilir, fakat asla haysiyetli bir çözüm arama yolu olamaz. Emek sömürüsü karşısında mücadelenin iki yolu vardır. Ya emek sömürüsünün olmadığı kanıtlanmaya çalışılır, ya da olan bir arızanın hafifletilmesi değil, tümüyle ortadan kaldırılma yolları aranır. Hal böyle olunca, çalışma ekonomisi alanındaki dostlarımızın bilimsel ifade imiş gibi sergiledikleri “Sendikacılık başkadır, siyaset başkadır” aldatmacasına yer yoktur. Eğer sendikacılık emekçi haklarının korunmasına matuf ise, burjuva siyasetine aykırıdır. Bu durumda sendikaların ve sendikalıların siyaset karşısında oy sandığından tüm diğer davranışlarına kadar çok dikkatli olmaları kaçınılmazdır. Biraz abartı da olsa şunu söylemekten çekinmeyeceğim, siyaset sendikayı değil, sendika siyaseti belirlemede etkili olmalıdır. Özgürlükler yolu ancak böyle zorlanabilir.

Siyasetten söz açılmışken, anlık siyaset hangi pis sularda gezinirse gezinsin, ruhumuzu derinden ferahlatan çok önemli özdeyişleri hatırlamaktan edemiyoruz. Son günler siyasetine şu tümce nasıl da güzel oturuyor: Öyle elbiseler gördüm ki, içinde adam yoktu; öyle adamlar da gördüm ki, üzerinde elbise yoktu!

Değerli okuyuculara olabildiğince mutlu bir bayram ve dinlenme diliyorum!

www.evrensel.net