Üç örnek, üç 'ders'!


24 Ağustos 2017 04:15

15 Temmuz “darbe girişimi”ni bastırma kuvvetlerinin en yetkin silahlı gücünü oluşturan “Özel kuvvetler” Komutanı general Zekai Aksakallı’nın 2. Ordu Komutanlığına “atanması” üzerine spekülasyonlar ve tartışmalar devam ediyor. General Huduti gibi elli yıl silahlı kuvvetlerde yer almış en üst düzey komutanların “bir gece” sabahı “ansızın”, “asker elbisesi giymiş hain” ilan edildiği devlet yönetiminin iç iktidar savaşları açısından çok da şaşırtıcı olmayan bu uygulamaların, hakkında “Saray iktidarı için yapmayacağı hizmet yoktur” söylencesinin yaygın olduğu bir üst general söz konusu olduğunda yine de “şaşırtıcı olması” normaldir. Normaldir, çünkü “Osmanlıda oyun çoktur” ve bugünün siyasal iktidarının en önemli övünç kaynağı “Malazgirt’ten beri Ecdat geleneği”dir. Ve o gelenekte, evlat, kardeş, baba katli, devletin “al-i menfaatleri için evlâ”dır! 

Son birkaç ayın ve özellikle de son haftalar ve günlerin bir diğer “en aktüel gelişmesi”, “Eğer racon kesilecek bir durum varsa, o raconu ancak ben keserim!” diyerek meydanlardan meydan okuyan AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, “ana muhalefet partisi genel başkanını” tutuklatmakla tehdit etmesi; bu yönde  telkinde bulunmasıdır. Bu tehdit ve çağrının da kürsülerden, meydanlardan yapıldığı biliniyor. Parlamenter sistemin “rafa kaldırıldığı”nın ilan edildiği ve “başkanlık sistemine geçtik uyanın uyanın!” diye alaysılamalarla meydan okunduğu bir ülkede, gerçi bu durumun da çok fazla şaşırtıcı olmayacağı söylenebilir! Ama ve lakin, sözkonusu tehdidin hedefindeki kişi iki en büyük siyasal partiden birinin genel başkanı konumunda bulunuyor. Lafta ve biçimsel olarak da olsa “demokrasi” üzerine demagojik söylemlerin sürdürüldüğü koşullarda bile, bu türden bir tehdit, yine de olağandışıdır!  

Bir diğer “şaşırtıcı olmayan” örnek, örnekleri her gün birkaç değil belki de onlarca yaşanan bir alandan, yargı kurumlarının işleyiş sahasından verilebilir: Birkaç gün önce siyasal iktidarın-ya da “tek adam tek parti” devletinin bir yargıcı, iki gazeteciyi, “darbe teşebbüsünün yinelenmesi tehlikesi” gerekçesiyle tutuklamaya devam derken, önlerine de “pişmanlık itirafı olanağı”nı  koydu.

Bu üç örnek, birbirleriyle “devlet” denen aygıtın kurumsal “bütünlüğü” içinde ilişkide bulunan üç ayrı kurumsal alandan; askeri-politik ve hukuki kurumlardan dışa yansıyanlar arasındadırlar. Çoğaltılmaları, işin ya da sorunun özünü görmek açısından güçlendirici kanıt oluşturur, fakat asla aksi yönde bir iddiayı kanıtlamaz!

Bu üç ayrı örnekten çıkarılabilecek çok sayıda sonuç var. Ama biz sadece birkaçına değinelim. İlk örneğin en çarpıcı dersi, devlet olanların, devleti oluşturanların, devlet kurumlarını işletenlerin, kendilerini yeryüzü tanrıları olarak görmemeleri gerektiğidir. Her birinin, her bir diğer yetkili ve yetkililer tarafından ne zaman ve nerede etkisiz kılınacağı, derdest edileceği belli olmuyor. Demek ki, bunu akılda tutmalı; “ecdat geleneği”ni kulaklarına küpe etmeli, bu arada halk kitlelerine karşı gaddarca politikaların kahramanlığına da soyunmamalıdırlar. Bu gelenek, “Pargalı İbrahim”leri, “Şehzade Mustafa”ları, “Genç Osman”ları harcamaktan kaçınmayan gelenektir ve ne yazık ki günümüz kapitalizmi koşullarında daha modern yöntemlerle yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Örnekler sadece en taze olanlarla sınırlı değildir. Bilinir ki Kürtlere karşı savaşta “en kahraman” kesilenler, “taş taş üstünde bırakmama” politikasının en ateşli savunucuları, eğer başkentin ve büyük zenginlerin seçkin korunaklı saray ve villalarında saltanatlarını sürdüren siyasal-askeri elitten değil de uygulamadaki pratikçilerden iseler, yaptıkları hizmet yeterli sayılmayıp bir kenara koyulmaları çok da zor olmamaktadır. Halk kitlelerinden gelen muhalefeti bastırmak için provokasyonlar düzenleyen kontra güçleri ve onların tetikçileri, işçi grev ve direnişlerini bastırmak için “devlet benim” deyip firavun kesilenlerin tümü açısından “kirli havlu gibi bir kenara atılmak”, kuşkusuz her zaman mümkün olmayabiliyor. Bazıları yükselip bazıları düşüyor ve düşene burjuva, ve özellikle de tekelci sermayenin hakimiyeti koşullarında bir değil bin tekme de en yakınındakilerden atılıyor. 

İkincisine gelirsek, CHP gibi bir dönemlerin-Cumhuriyet Devleti’nin kuruluşu dönemi ve sonrası 27 yıl- devlet partisi olma geleneğiyle övünmüş, ancak AKP’nin devleti ele geçirmesi ve devlet partisi haline gelmesiyle birlikte, sistem içindeki yeri ve rolü sadece 1930-1940’lı yıllardakiyle değil 1960-70’lerdeki durumuyla da farklılaşmış bir partinin, üstelik parlamentonun işlevsizliğinin Erdoğan tarafından ilan edilip, “Cumhuriyet” ibaresinin de fazlalık olduğu düşünülerek atıldığı bir dönemde, “zindanlara layık görülmesi”, hayli tepki göze alınacak denli gözü kara davranıldığında, yine de mümkündür. Çıkarılacak sonucun ise, özellikle CHP tabanındaki emekçilerle CHP gençliği açısından, demokratik özgürlükler mücadelesinde daha kararlıca yer almak, işçi ve emekçilerin iktisadi-sosyal ve politik talepleri için tereddütsüz çaba göstermek, bu doğrultuda mücadele etmekte olan ilerici-demokratik ve sosyalist kesimlerle bir arada olmaya daha fazla yönelmektir. Çünkü bu kara fırtına, bu karabasan ancak böylesi bir mücadele sonucu dağıtılabilir.

Diğer örnek, bir devran sorunudur. Devleti ele geçirenlerin, bu dönemin hiç bitmeyeceğini düşünerek, muhalifleri ellerinden geldiğince ezme ve susturma politikalarının etki sahasında duruyor. Ama bunun da özellikle AKP’ne destek veren ve bir kısmı, siyasal iktidarın yarattığı rant havuzundan pay aldığı için her tür baskı ve zulmü alkışlayan, diğer bazı kesimleri korku ve sindirmenin kurbanı olan, diğer bazılarıysa, -ki asıl belirtileri işçilerin ve “kamu emekçileri”nin hakları için direnişinde görülüyor-, giderek biriken rahatsızlıklarını iktidar aygıtının tepesini tutanlara yansıtmakta yeterince kararlı davranmayan AKP “seçmeni”ni için uyarıcı olması gerekir. Zulme, baskıya, sömürüye, hak gaspına, muhalifleri kan-revan süründürmeye verilen desteğin, eninde-sonunda kendileri için prangaya dönüşeceğini bugünden görmeli ve iktidar aygıtını hem firavunlaşmak hem de karunlaşmak yönünde kullananlara desteklerini çekmelidirler.  İçinde bulunulan durum çünkü, böyle devam ettirildikçe, ülkenin kaos ve kargaşaya daha fazla sürüklenmesi olasılığı daha da güç kazanacaktır. Bundan ise, ancak halk ve ülke düşmanları yararlanabilirler.

www.evrensel.net