‘Ben pavyona gidiyorum’


20 Ağustos 2017 05:03

Çiçek Pasajı’nın Galatasaray Lisesine bakan köşesinde, Edebiyatçılar Birliğinin lokalinde bir araya gelenler arasında Nihat Behram, Egemen Berköz, Hüseyin Peker ve Refik Durbaş bulunmaktadır. Kadehler boyu uzamaktadır sözcükler. Geceyarısına dayanmış zamanın farkında değil kimse. Herkes bir sonraki kadehi avuçlamanın peşinde. 

1967 yılı olmalı, diyor Refik Durbaş o geceyi anlatırken.

O sırada uzun boylu bir adam giriyor lokale. Esmer, iri yarı, hırpani biraz. Sessizliğine kattığı bir şişe şarabı yudumluyor masasında. Herkese yakın ama herkesten uzak aynı zamanda. İçiyor ve arada bir Nâzım’ın sözleri dökülüyor ağzından. “Taşlıtarla’daki Ev” romanı aynı zamanda bir mahcubiyet, yerine getirememe, saklayamama üzerine kurulu değil mi? Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sansüre uğrayan ilk roman olduğunu ayrıca belirtelim. Nâzım neresindedir bu romanın ve kurgu ile gerçeklik arasındaki o ince bağ nerede nefes alır, okuyucularımızın ayrıca ilgilenmesi gereken bir mesele.

“Ben pavyona gidiyorum,” diye lokaldeki masasından kalkar uzun boylu adam. Kendisiyle pavyona gidecek kimsenin olup olmadığını sorar ortaya.

Kimseden ses çıkmaz. Önüne bakar herkes, masasıyla meşgul olur. Dönemin genç ve bıçkın şairlerinden biri olumlu yanıt verir bu çağrıya, birlikte Asmalımescit’in ara sokaklarına dalarlar. Gecenin karanlığı ve sokaklar karşılar ikisini. 

Pavyona davet eden kişi İlhami Bekir Tez, icabet eden ise Refik Durbaş’tır.

Hangi pavyonun kapısına adım atsalar içeri alınmazlar. Fedailer pavyonun yanına bile yaklaştırmaz iki şairi. Bir iki kadeh yolluğun peşinde oradan oraya sürüklenirler ama neden sonra, garsonların binbir niyazıyla üstelik, bir barda oturacak iki sandalye bulurlar.

“Bize iki bardak soğuk su,” diye sipariş verir İlhami Bekir ve on lira atar tezgaha. Rakıya devam etmek niyetiyle oradan oraya dolaşan iki şair, rakı parasına iki bardak soğuk su içerek kalkarlar bardan. Sabahın ışımasına fazla zaman kalmamıştı.

“Şimdi Hilton Oteli’nde bir kadeh içeceğiz,” diye gecenin devamını söyler İlhami Bekir. Bu çağrıyı geri çevirir Refik Durbaş, yaşlı arkadaşından izin isteyip Şişhane’den Aksaray’a doğru kaybolur gecenin içinde.

‘OTURDU PARASI’

Dünyaya 1906 yılında gelen İlhami Bekir Tez, 1955 yılından itibaren otellerde sürdürür hayatını. Kadıköy Postanesinin arka tarafında, Akmar Pasajı’nın yanındaki Elif Otel’de konaklar uzun yıllar. İlhami Bekir’in evi olarak gördüğü  Elif Otel zamanla edebiyatçıların uğrak yeri olur. Dönemin şair ve yazarları İlhami Bekir’in yönetimindeki yuvarlak masada bir araya gelir uzun yıllar. 1976 yılında başlayıp 28 sayı devam eden “Sanat El Kitapları” (SEK) Elif Otel’de hayat bulur, 1980 yılında derginin yayını sona erdiğinde otel de yoktur artık.

“Otelin kahvesi ‘Akademi’, İlhami Bekir de bu akademinin ‘hoca’sı ve ‘değişmez başkanı.’

SEK de (Sanat El Kitapları) akademinin yayın organı. SEK’in sahibi ve her şeyi ise İlhami Bekir.

‘Hoca’, oturulan yuvarlak masanın ‘her şeye kadir’ tartışılmaz, kayıtsız şartsız boyun eğilen, hiç değişmez başkanı. Onun her dediği yapılır.

Masada ‘oturdu’ paraları alınmaktadır. Bu paralarla içilen çaylar ödendikten sonra kalanıyla SEK çıkarılacaktır.” Refik Durbaş, “Mektup Var İlhami Bekir’den” adlı kitabında yazmaktadır bunları ve Cemal Süreya’nın Politika gazetesinde 14 Nisan 1976 tarihinde çıkan yazısını aktarmaktadır:

“… Ayrıca yuvarlak masaya gelip oturmasa da birçok sanatçı, birçok yazar Hoca’ya sevgilerini belirtmek için SEK’e yazılar, şiirler yolluyor. Burada hemen anımsatayım, sözlü yönetmeliğe göre ‘Akademi oturumlarına katılmak, oturdu parasını ödemek koşuluyla serbest, oradan kalkıp gitmek Hoca’nın iznine bağlıdır.’ SEK yazarları için para cezası koyan tek dergi olsa gerek. Hoca, her sayıda çeşitli yazarlar için değerlendirme soruşturmaları düzenliyor; yuvarlak masa kişileri kanılarını belirtmek zorundadırlar. Ancak ceza olarak belli bir ‘savma’ parası ödeyenler bundan kurtulurlar. 

Hoca herkese bir ad takmıştır. Herkes masada birbirini bu adla çağıracaktır, yoksa ağır bir ceza öder. Birkaç ad: Afrika Aslanı, Sorumsuz Nişanlı, Gevşek Mavi Kravatlı, Uzay Gerillası, Kuşlar Eleştirmeni, Aşina, Adam’ın Ta kendisi, Gılay…

SEK kapanır, Elif Otel yıkılır, Haydarpaşa yolu üzerindeki Marmara Otel yeni konak yeri olur Hoca’nın. Geleni gideni seyrekleşir zamanla. Lobinin penceresinden bakan “Afrika Aslanı” gün geçtikçe yalnızlaşmaktadır.

Sonrası Bağcılar Huzurevi. Yine şiirler ve şiirler ve aşk ve aşk…

29 Mart 1984. Son yolculuğuna uğurlanır İlhami Bekir. “Sanki 78 yıllık ömründe yaşadığı yalnızlığı silmek istercesine bütün dostları baş ucundaydı.” diye yazmış aynı kitapta Refik Durbaş.

Şaire kendi dizeleriyle selam edelim. İlhami Bekir Tez’in “Sağ Kalabilirsek” adlı şiirinden:

Git uyu!

Biz gelip uyandırırız seni

Yangınlar artık sönüp de küllendiği zaman...

Not: Yazı ve görseller için,  

Refik Durbaş, Mektup Var İlhami Bekir’den, Piya Kitaplığı, 1 Baskı Ağustos 1997

Turgay Anar, Mekândan Taşan Edebiyat, Kapı Yayınları, 1. Basım Temmuz 2012

İlhami Bekir Tez, Taşlıtarla’daki Ev, YKY, Ağustos 2016

www.evrensel.net