Bilinç bulanıklığı


19 Ağustos 2017 05:03

Nasıl oluyor da, her şey gözümüzün önünde parlak bir şekilde yaşanırken tepki vermek yerine uyum gösteriyoruz! Örneğin, son kamu personeli ücret görüşmelerinde devletin emekçilere tavrına karşı (Ki, alışılmış ve beklendik tavırdır!) emekçilerin “uslu çocuk” rolünü oynaması, böyle bir tablo sunuyor bize. Aslında çok basit ve hemen karşı çıkılması gereken bu olayın alt bağlantılarına inildiğinde, her iki taraf açısından da kararların nasıl oluştuğu ve davranışların nasıl şekillendiği netleşir. Makale boyutunda anlatıma giremeden hemen şunu belirtmem gerekir ki, amacım konuyu meşrulaştırmak olmayıp, birlikte anlamamız ve bunun üzerinde düşünerek geleceği örmek için davranışlarımızın stratejisini belirlememizdir. 

Şu soruyu sorarak başlayalım: Toplum nedir; kimliği nedir; devletin kimliği ve rolü nedir? İnsan topluluğuna toplum denir, ama bu topluluk düzensiz insanların bir araya geldiği bir yığın değildir. Topluluğun iç işleyişi ve davranış kodları, toplumun geçmişi, alışılmış davranış şekilleri vs. gibi bir dizi sosyolojik faktörler yanında, en başat olarak ekonomik sistemin hakim güdülemesi tarafından şekillenir. İşte işin düğümlendiği yer burasıdır. İçinde bulunduğumuz kapitalist sistemde toplum birbirinden oldukça farklı katmanlarda şekillenen sınıflardan oluşur. Böylesi farklı katmanları birbirine yapay olarak yaklaştırmak ve yatıştırmak için vatan, millet ya da dincilik gibi sosyolojik yapıştırıcılar kullanılır. Vatan hepimizin, bu doğru da, nedense savunması bazılarına, soyulması ise başkalarına nasip oluyor! Hepimiz bir milletiz, bu da doğru da, nedense kimileri sahne arakasından emredici, kimileri de aile ve yaşam boyu sahnede yönetici, diğerleri ise çıkar ilişkisi, korku ya da bilinçsizlikle çobanın emrinde güdüleniyor. İşte böylesi birinin diğerinin üzerine bindiği, özünde çatışmalı dokuyu perdelemeye ve bir arada tutmaya görevli örgüt devlettir. Şu halde, bir düşünelim, devlet hangi kesimin ne şekilde hizmetindedir!

Şimdi gelelim memur maaşlarına. Memur maaşlarını devlet ödemiyor, çünkü devletin bütçesi dediğimiz belge, aslında bir emme-basma tulumbanın bir hesap cetvelinde yansımasıdır. Çünkü devletin öz varlığı, istisnalar dışında, teorik olarak yoktur. Böylesi yoksul devletin bütçesinden yapılan kamu personeli maaşı ödemesi, vergi verenlerin devlet üzerinden yaptığı aktarımdan başka bir şey değildir. Kısacası, müzakere masasındaki asıl taraflar devlet ajanları ve sendikalar değil, kamu personeli ve vergi verenlerdir, daha net söylemek gerekirse, taraflar hizmet verenler ve hizmet alanlardır. Devlet vergi verenleri, yani hizmet alanları temsil ediyor, sendikalar şeklen hizmet verenlerin temsilcisi olmakla beraber, özünde kimi temsil ettiği meselesi biraz acıdır, o nedenle bu konuyu sendikalı dostlara bırakıyorum. Bu dostlarımız da sendika eğitiminde nelerin konuşulduğu, sendika eğitimlerinde kimlerin ve hangi konuların dışlandığı, en önemlisi sendika başkanlarının nerelere yanaştığı ve sendikal yaşamlarından sonra nerelere sıçradığı, sendikalarda taban-tavan ilişkisi ya da seçimlerin nasıl yapıldığı vb. gibi meseleler üzerinde biraz kafa yorarak makul bir sonuca ulaşabilirler.

İşin vergi verenler cephesini başka bir yazıya bırakarak, vergi veren kesimi düşünürken, lütfen,en düşük gelir kademesi (asgari ücret benzeri) üzerindeki vergi yükünün ve kurumlar vergisi oranının indirilme söylentilerini Avrupa ülkelerindeki uygulamalarla karşılaştırmayı ihmal etmeyelim. Bunlar bir yana, devlet ya da hükümet ile sermaye, özellikle de yabancı sermaye, ilişkisini hatırlarsak kamusal kararlarda devlet ajanları üzerinde kimlerin ve nasıl etkili olduğu açıkça görülür. 

Sistemin işleyişindeki karar mekanizmaları böyledir. Ancak lütfen hatırlayalım ki, çok sınırlı da olsa, bu mekanizmanın kurulmasında ve değiştirilmesinde seçimler oldukça etkilidir. Emekçilerin yaşamını görece kolaylaştırmak ve toplumun huzurunu daha üst düzeye çekmek bizzat emekçilerin elinde olduğu halde, nasıl ve niçin buralarda olduğumuz düşünülmeye değmez mi?

www.evrensel.net