MEB, medya, propaganda ve entelektüel dürüstlük


18 Ağustos 2017 05:04

Her gün onlarca tartışma programı var ama hiçbir yere varılmıyor. Derinlik ve farklı perspektif yerine üstünlük ve dayatma arayışı hakim. Milli eğitim medyadan da daha dar, belli bir söylemin sözcülüğüne soyunması çok üzücü; eğitim ve okullar bilimsel temele mi dayanacak yoksa sistem propaganda veya güncel taleplere göre mi şekillendirilecek, soruyu bile sormuyor, bilimi değerden düşürüp bazı kavramlarla yer değiştirmeye kalkışıyor, oluşum ve içeriğini de keyfi görüp kendine göre evirip çeviriyor, böylece nesnel düşünme imkanını yok ediyor.

MEB bazen kavramlar ile kavramlar, daha çok da hatalı bir şekilde kavramlar ile fiziki realite arasında bir evetleme veya değilleme yapmaya çalışıyor, “karşıtlığın” önem ve anlamını kavramadığı gibi “çelişkili” önermeler kuruyor. İşin içinden çıkamayınca da “çelişik” olanı ayıklamaya kalkıyor ama bunu da başaramıyor, çünkü ya çelişik olanı bilmiyor, ama işin en zor yanı MEB’in değillemek istediği çelişiği hayat evetliyor, MEB işin içinden çıkamıyor.

Niyetlere göre bilim anlayışı olur mu? Hayatı yok saymaya kalkarsak geriye ne öğrenci ne öğretmen ve MEB kalacak ki, hayatı yok sayamayacağımıza göre bunlar da MEB’e rağmen, MEB MEB’e rağmen varolmaya devam edecek. 

O halde bilginin gerçeklikle çelişmemesi gerekiyor, orada örtüşme arıyoruz. Eğitimin bilimsel olması, eleştirel düşünceye dayalı olması gerekiyor.

Gerçeklik ve eleştirellik arasında da kavramsal veya “ide” düzeyinde bir çelişme gözükebilir ama bu daha çok gerçekliğin çoğulculuğuna dayanıyor. Hele de sosyal olaylara gelince burada birbirini çelen bilgiler, karşıt sonuçlar mümkün olabiliyor, örneğin eğitimde bilgi aktarımı ile inşacılık arasındaki ilişki gibi. Ama MEB’in veya televizyon yorumcularının derdi bu farklı yaklaşımları görmek değil, sözcülüğünü yaptığını dayatmak. 

Bir hocamla konuşuyoruz. “AKP iktidara geldikten sonra ve cemaatlerle her tür ilişkiye girdikten sonra darbe oldu ve AKP hariç herkes FETÖ’cüdür” söyleminin önerme değeri var mı? Burada mantık nerede ve müfredata 15 Temmuz’u aldığımızda bunu öğrencilere nasıl aktaracağız? Doksa ile episteme arasındaki bağıntı epistemik ama kanaat bile olamayan, hatta retoriğin bile formu dışında olan kişisel tasavvur veya imgeler doğrunun yerine geçirilirse ne olacak, saçma sapan veya kişisel tasavvurlara dayanan bir şey nasıl mantık veya bilgi konusu yapılacak?

Sağduyuya dayalı kanaatler olabilir. Bunların sahte olmayanları; samimiyete, deneyime dayalı olanları dinlenmeye değer. “Öte dünya” veya “ölümden sonrası” uydurma bir soru değil, yaşamın sürekliliği idesi saçma değil ciddi bir ide. Ama mesela “Öldükten sonra öte dünyaya gidenler arasında şöyle bir konuşma geçti” söylemi ne ide ne bilgi ne kanıt, olsa olsa uydurmadır. Uydurmalar kanaat bile değildir, kanı olması için mantığa veya gerçeğe dair dayanakları olması gerekir.

Eleştirel Düşünme, Konuşma ve Aporia’nın Çelişiği Propaganda ve Telkin mi?

Kanı veya doksa değeri bile taşımayan bir söz nasıl oluyor da etkili kılınabiliyor? Böyle bir durumda yaygın teknik kabaca “propaganda” dediğimiz ama onun formuna bile uymayan etkili bir şey devreye sokuluyor: Otorite olmayan sahte otoriterler yaratıp kitleleri bu şekilde kandırmaya kalkışmak veya günlük deyişle “propaganda ve telkinin gücü”.

Propaganda ve telkine karşı ise sorma ve konuşma, eleştirel, refleksiv, mantıksal, bilimsel düşünme çok önemli.

Sokratik diyaloglarda, İ. Konakis’in toparlamasıyla, konuşmanın kritik evrelerinden birini “problem bilinci” oluşturduğu gibi “hatalardan ders çıkarmak” diyaloğun ilerletilmesi için çok önemli, suçlamak ise başka bir şey. Tabii konuşma partnerlerini değiştirip değiştirmemek gibi teknik bir sorun da var. Eleştirel refleksif düşünme kadar entelektüel dürüstlük ve düşünene saygı da konuşma ve bir senteze ulaşmanın koşullarını oluşturuyor.

Sokrates’in herhangi bir konuda bir bilgi sahibi olduğunu varsaymadan önce, mevcut kanılarında yanılmış olabileceğini varsaymasıyla başlamasının daha uygun olacağı yaklaşımına geri dönersek “düşünme” ve “tartışmaya” yeniden başlayabilir miyiz?

Saf bilme, aporia (açmaz, çözümün çetrefilliği) veya sorun bilinci mevcut bilgilerimizin yetersiz veya hatalı olabileceğini varsaymakla ve entelektüel dürüstlükle başlıyor. Mevcutlar üzerine tartışabilmek için önce soruya dönsek ve farklı perspektiflerle bakabilmeyi denesek daha mı isabetli olur acaba?

www.evrensel.net