‘Bu seviyelerde...’


18 Ağustos 2017 05:01

Oyunun keyif alma/verme kısmına vurgu yapmak ne kadar hoş ve futbol kültürünü geliştirmek açısından olumluysa, “seviye” ve “saygı”yı dile dolamak, o denli bıktırıcı. İtirazımız elbette “saygı”nın kendisine değil, dillerde pelesenk edilip neredeyse içinin boşaltılmasına... 

Şampiyonlar Ligi’nden söz edilirken, “bu seviyelerde” ile başlayan cümlelerden fena halde gına geldi. Böylesi konuşmalar, Şampiyonlar Ligi’nin her aşamasında oynanan futbolun, diğer kategorilerden çok çok üstün seviyede olduğu şeklinde arızalı bir algının ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kadar abartmaya gerek var mı? Üst turlara ulaşabilmek için tabii ki Şampiyonlar Ligi maçlarında çok daha dikkatli oynamak ve çok daha az hata yapmak gerekiyor. Lakin, hatırı sayılır uluslararası deneyime sahip pek çok oyuncunun forma giydiği, 30 yaş ortalamasına sahip bir kadro ile sahaya çıkıp ardından da “seviye” lafları etmek biraz tuhaf kaçıyor...

Ayrıca, “Bu seviyeler hata kaldırmıyor” klişesinin, çoktandır Avrupa’da alınan yenilgilerin kılıfı haline getirildiği de gözden kaçırılmamalı... Yıllardır aynı saptama, buna karşılık nedense bir türlü ulaşılamayan o gizemli seviye!.. 

Kabul, Sevilla eleme turundaki en zorlu rakiplerden birisi ama bu seviyede, sıralamada Türkiye’nin gerisinde yer alan pek çok ülke takımının bulunduğunu da göz ardı etmemek gerek. Adları herhangi bir uluslararası başarıyla anılmayan onlarca takım, bu turda mücadele ediyor... Yani ortada en azından şimdilik, pek de öyle ulaşılamaz bir seviye olduğu söylenemez...

“Saygı” meselesine gelince... Abdullah Avcı ortaya koydukları oyundan ötürü rakiplerinden saygı gördüklerini söylüyor. Sahaya çıkıp onuruyla elinden geleni ortaya koyan hangi takım saygı görmeyi hak etmez ki? Futbol, diğer bütün takım sporları gibi oyundan ve skordan bağımsız olarak, karşılıklı saygıyla icra edilir. Başka türlüsü düşünülebilir mi? Bunun aksi yani küçümseme, aşağılama gibi tutumlar, sorunlu bir yaklaşımın varlığına işaret eder ki, hedef alınanı değil, yapanı küçültür... İstersen dünyanın en büyük, en anlamlı kupasını kazan, eğer rakiplerine saygı konusunda eksikliğin varsa bir hiçsin demektir. Çünkü senin o kupayı kazanmanda rakiplerinin de azımsanmayacak payı olduğunu henüz öğrenememişsin...

Bu nedenle, saygı kavramının da olur olmaz kullanılmasına gerek yok... 

Konuşma aralarına sıkıştırdığı “opsiyon”, “sprint atmak” gibi laflarla, ne kadar bilgili(!), görgülü(!) ve sıra dışı bir teknik direktör olduğunu gösterdiğini sanıyor herhalde Avcı... “Ne kadar az anlaşılırsan, o kadar kıymetlenirsin” düsturunu rehber edinmişe benziyor!..

Her şey bir yana, Abdullah Avcı gibi yıllarca altyapılarda görev yapmış bir teknik direktöre, 30 yaş ortalaması hiç yakışmıyor. “Türk futbol tarihinin en yetenekli futbolcusu” gibi son derece tartışmalı bir argümanla Emre Belözoğlu’yu şişireceği yerde, monte edeceği genç oyuncularla takımın dinamizmini yükseltmenin yollarını aramalı Avcı. 

“Oyun olarak değil ama skor olarak yenildik. Rakipten daha fazla koştuk, daha fazla sprint attık” laflarının da hiçbir anlamı yok. Daha fazla koşup “sprint atman”, oyun olarak yenilmediğin anlamına gelmez. Birtakım istatistiki verilerin arkasına sığınıp kendini avutmaktansa/kandırmaktansa, yenilgiye sebep olan eksiklikleri, yanlışlıkları, zafiyetleri saptayıp bunları gidermeye çalışmak gerekir... Takımın performansı ve buna bağlı olarak işin keyif alma kısmı ancak böyle yükselir...

Sözün kısası, “bu seviyelerde”, karşılıklı saygı içinde, keyif alarak/vererek oynamak hiç de zor değil aslında. Yeter ki bilginin ve emeğin gücüne inanılsın...

www.evrensel.net