Devlet ve rejim


11 Ağustos 2017 05:00

Şu günlerde yeni olmasa da, yeniden alevlenmiş bir tartışma konumuz var. Yani AKP’li Oğan’ın “Yeni bir devlet kuruluyor ve bunun kurucu lideri de Erdoğan” sözleri üzerinden yürüyen bir tartışma. Tek adam, tek parti diktatörlüğünün inşa edilmekte olduğunu söyleyen ve bu gidişe karşı mücadele eden kesimler açısından aslında ortada yeni bir durum bulunmuyor. Yeni olan bunun erken öten horoz misali açıkça ilan edilmesi. İktidar çevrelerinin rahatsızlığının nedeni de bu.

Devletlerin sınıf karakteri ile, bu karakter üzerine kurulan rejimler arasındaki ilişki değişik biçimler alabiliyor. Örneğin modern devlet büyük sermayenin egemenlik aygıtı, yani tekelci sermayenin diktatörlüğü iken, bu sınıf egemenliği kendisini siyasi demokrasi, ya da faşist diktatörlük biçiminde gösterebiliyor. Elbette biriyle diğeri arasında sayısız ara biçimler de bulunuyor. Hangi biçimin egemen olacağını, karşılıklı olarak mücadele eden sınıfların gücü belirliyor.

Bugün tartışılmakta olan devletin sınıf karakteri ve sermayenin egemenliği değil, doğrudan rejim sorunu. Faşist bir biçime dayanan, dini kurumlarla çevrelenmiş, toplumun gericileştirilmesi temelinde yükselen tek adam, tek parti diktatörlüğüdür söz konusu edilen. Bu nedenle sadece devletin sınıf karakterini de değiştirmek isteyen sosyalist güçlerce değil, eski geleneksel biçimleri savunan muhalif düzen savunucuları tarafından da bu gidişata karşı mücadele edilmektedir. Devletin hangi biçimi alacağı sorunu bugünkü politik mücadelenin merkezi sorunudur.

Artık ülkede yaşayan ve çevresinde olup bitenlere az çok ilgi gösteren hiç bir vatandaş, politik çekişme ve mücadelelerin bu eksende döndüğünü reddetmeyecektir. Erdoğan iktidarı her gün yeni bir gerici adım atmakta, çoğu durumda fiilen attıkları bu adımları daha sonra yasal ve anayasal bir çerçeveye kavuşturmaya çalışmaktadır. Bu Oğan’ın tam da “Yeni bir devlet kuruyoruz” çıkışında ortaya attığı durumun ete kemiğe bürünmüş halidir. Erdoğan’ın ve Yıldırım’ın bunu böyle açıkça ilan etmeye ne gerek var anlamına gelen açıklamaları bu bakımdan dikkat çekicidir.

Elbette bütün bunlar sadece gazete köşelerinde, televizyon programlarında yürütülen bir tartışmanın konusu değildir. Bu, ülkedeki politik mücadelenin temel konusudur ve tartışma da bu mücadele olduğu için gündeme gelmektedir. Artık sadece bugüne kadar mücadele ile kazanılmış kısmi hak ve özgürlükler ortadan kaldırılmaktadır, cumhuriyet tarihi boyunca laik bir toplum olma yolunda elde edilmiş tüm kazanımlar da ortadan kaldırılmak istenmektedir.

Durum böyle olunca demokrasi için mücadele eden en geniş kesimlerin belirli bir şekle kavuşmuş, ya da kavuşmamış çeşitli güç birlikleri yapması, hatta demokrasi gibi bir sorunları olmayan ama mevcut gidişattan rahatsızlık duyan kesimlerle zaman zaman aynı yönde davranması kaçınılmaz olmaktadır. Bu durum politik mücadelelerin doğasına uygundur ve önemli olan özellikle ilerici, sosyalist güçlerin kendi sonal hedefleri konusunda kafa karışıklığına düşmemeleridir.

Ülke halkın geleceğinin belirleneceği çok kritik bir süreçten geçmektedir. Şaibeli referandumun sonuçları, ülke halkının belirli bir politik olgunluğa doğru gitmekte olduğunu, tarihin akışını tersine çevirmek isteyenlere kolayca teslim olmayacağını açıkça göstermiştir. Üzerlerinde en fazla oyun oynanan genç kuşaklar da kendilerine giydirilmek istenen deli gömleğini kabul etmeyeceklerinin, yırtıp atacaklarının tüm belirtilerini ortaya koymuşlardır. Mücadele eden güçler her geçen gün büyürken, iktidar ise tüm saldırganlığına karşın zemin kaybetmektedir. Kazanan bu ülkenin halkları olacaktır.

www.evrensel.net