Şairin aşk mektupları


30 Temmuz 2017 04:15

Farkında olmadan biriken sözcükleri nereye koyabilir ki insan? “Her sözcük sabah uyandığında acaba bugün bir şiire girebilecek miyim, diye düşünür,” demişti Sezai Sarıoğlu. O sözcük bazen mektuba girmek ister, orada çoğaltır sezgisini ve anlamını.

Aceleyle koştuğumuz ve yetişmek için kendimizden zaman çaldığımız yerde telefona sarılıp attığımız mesajlar tutabilir mi mektubun yerini? Beklentinin seyri de değişiyor zamanla. Gelen mesaj sesiyle kalbi irkilenler, umduğu kişinin sözcükleriyle karşılaşmadığında nereye koyuyor içindeki boşluğu? 

Özensiz bir dalgınlıktan bahsetmiyorum. Gazete sayfalarının köşelerine yazılan mektuplar değil kastım. Anlatmanın başka dili olmadığı zamanlar vardır, ancak ve ancak mektupla anlatılabilecek cümleler bekler kendi zamanını. 

Bazen gün ışığından korumak gerekir sözcükleri. Yağmurdan ve rüzgârdan sakınmak gerekir onları. Mümkünse gecenin sakinliği en güzel saatlerdir içindekileri dökmek için. Yazmasanız sorun çıkarır sözcükler. Yazmasanız içiniz yangın yeri. Kabaran öfke ya da yalnızlık, tutku ya da vazgeçiş için de sırasını bekler sözcükler. 

Ama bütün bunlar için mektup yazacak biri olması gerekir. Kime, hangi adrese? Nicedir kendi adresimizi bile unuttuğumuzu yadsıyalım mı? Kaç kişide adres defteri var ki artık? “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” tümcesini Oğuz Atay’dan ödünç almak da yetmiyor. Buradan bakınca belki biraz romantik duruyor bu cümle ve mektup sözcüğü. 

Neyse ki, Nahit Hanım’a mektup yazabiliyordu Orhan Veli.

Nahit Hanım özenle saklamış Orhan Veli’nin mektuplarını. Anıları saklamak da biriktirmek gibi zor mesele. Hayata veda etmeden önce yakın dostu Özay Erkılıç’a emanet etmiş hazinesini. Nahit Hanım, 1967 yılında Papirüs’te, 1981 yılında da Milliyet Sanat’ta Orhan Veli’den gelen mektuplardan bazı pasajlar paylaşmış.

Ayrıca bir Orhan Veli portresi var mektuplarda. Şiiri ve hayatına dair ayrıntıların bütünleyici bir merakı var, evet. Alaycılığı, hınzır yanı, çabuk parlaması, içine kapanması ve pişmanlıkları, avareliği ve sorumlulukları gizli satır aralarında. Mektup yazmakla yetinmemiş, şiirlerinden bazılarının eskizlerini Nahit Hanım’ın beğenisine sunmuş Orhan Veli. Bir de telgraf çekmiş, o kadar parasız ki, iki sözcük yazabilmiş ancak: “Sonsuz muhabbet: Orhan Veli”.

29 Ağustos 1947 tarihli mektubunun sonlarına göz atalım şairin:

“İki gündür Boğaz’da bir sonbahar havası var. Bu da hüznümü artırıyor. Bilmediğim bir maceraya, çok büyük bir maceraya atılmak istiyorum. Aşk filan zannetme. Katiyen değil. Aşkla beraber kendimi de dünyayı da unutmak istiyorum. İstiyorum ki dünya da beni unutsun. Sefil olmak, perişan olmak, sürünmek hiçbir şey değil. Ölmek de hiçbir şey değiştirmez.”

Orhan Veli, 36 yıllık ömrüne sığdırdığı büyük sevdanın mektuplarını yazdı Nahit Hanım’a. Şairin ölümünden sonra 52 yıl daha hayatta kalan Nahit Hanım bu aşkın tüm sarsıntısını ve masallarını kalbinin derinliklerinde sakladı. Kapısını çalan gazetecilere röportaj vermeyi kabul etmedi, mektupları gün yüzüne çıkarmadı yaşadığı sürece. Kendi içinde yeşerttiği sevdayı kendine sakladı Nahit Hanım.  Orhan Veli ne diyordu, sonradan “Ben Orhan Veli” adı konulan, başlıksız şiirinde?

Yayan dolaşırım,
Mütenekkiren seyahat ederim.
Oktay Rifat’la Melih Cevdet’tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.

Nahit Hanım adıyla bildiğimiz Nahit Gelenbevi 1930 ila 1990 yılları arasında edebiyatçıları ve sanatçıları ağırladı evinde. Ankara ve İstanbul’da öğretmenlik yapan Nahit Hanım’ın adı mahfillerde konu edildiğinde herkesin aklından Orhan Veli’nin sevgilisi olduğu geçti haliyle. Halil Vedat Fıratlı’dan sonra Arif Damar ile evli kaldı bir süre. Cemal Süreya “99 Yüz” adlı kitabında Nahit Hanım’a da yer verdi kuşkusuz: “Samet Ağaoğlu anılarında Nahit Hanım için ‘Rönesans gibi kadın’ sözlerini kullanır. ‘Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın’ da diyebiliriz. Ya da ‘Cumhuriyet gibi kadın’. Bu onun mistik kişilerden hoşlanmasına engel olmamıştır. Sözgelimi ilk kavalyelerinden biri Necip Fazıl.”

Aynı yazının sonunda “Nedense Orhan Veli’nin ölümünden sonra müsveddesi diş fırçasına sarılı bir kâğıtta bulunan tamamlanmamış ‘Aşk Resmigeçiti’ adlı şiiri, bende her zaman Nahit Hanım’ı çağrıştırır.” diye yazar Cemal Süreya.

Hiçbirine bağlanmadım
Ona bağlandığım kadar.
Sade kadın değil, insan.

Nahit Hanım 12 Kasım 1950’de, Edirne’de sürgün edildiği okuldan, yazdığı mektubu postaya verdi; ama 14 Kasım’da Aşiyan Mezarlığı’nda dostları vedalaştı Orhan Veli’yle. Hiçbir zaman okuyamadığı mektubu da divana kaldı. “Senden muhakkak mektup bekliyorum. Uzun olsun, baştan savma olmasın Yeni şiirleri istiyorum. Gözlerinden öperim. Nahit”

Nahit Hanım hayata veda ettiğinde 60 yıl boyunca evinde ağırladığı kalabalığı cenazesinde görmek mümkün olmadı elbette. Şişli Camii o gün kalabalıktı olmasına ya mezarlıkta tabutunu sırtlayan insanların toplam sayısı şaşılacak derecede azdı ne yazık. Arif Damar, Vecdi Çıracıoğlu, Tamer Eroğan, imam ve birkaç kişi vardı mezarında. Yıllarca masasında konuk olan şair ve yazarlar adını bile duymamış gibi umarsızdı.
Vefanın ve aşkın sokakları dar olsa gerek. Olsun! Mektubun sokakları geniş.

Kaynak: Orhan Veli, Yalnız Seni Arıyorum, Nahit Hanım’a Mektuplar, YKY

www.evrensel.net