AB ‘Tek parti’ rejimlerine karşı ne yapabilir?


28 Temmuz 2017 04:15

Almanya’nın geçen hafta Türkiye’ye karşı, vatandaşları keyfi olarak tutuklandığı, ajan ilan edildiği için aldığı bir dizi önlemden sonra, AB’nin de belli adımlar atması gerektiği yönündeki beklentiler arttı. Önceki gün Brüksel’de yapılan AB-Türkiye görüşmesi tam da bu atmosferde gerçekleşti.

AB Dışişleri Temsilcisi Federica Mogherini ve AB Genişleme Komiseri Johannes Hahn’ın basın, insan hakları ve demokrasi konusunda yaptığı uyarılar, Türkiye adına toplantıya katılan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve AB Bakanı Çelik’in bir kulağından girdi diğerinden çıktı.
“En iyi savunma saldırıdır” anlayışından hareket ederek, tutuklu gazetecileri ve insan hakları savunucularını “sözde” ve “terörist” ilan etmeye devam ettiler. Alttan alma yerine bugüne kadar bildik tezleri sıralayarak, müzakerelerin ilerlemesi için yeni fasılların açılmasını talep ettiler.
Hem de yargının bağımsızlığı ve temel hakların güvence altına alınması (23. fasıl) ve adalet, özgürlük ve güvenliği (24. fasıl) içeren fasılları...
İkisinin de olmadığı bir ülkeyle fasılları açmak AB’nin bugüne kadar söylediklerini tamamen inkar etmesi anlamına geliyor.
Basın toplantısındaki açıklamalara bakıldığında ortada bir görüşmeden çok monolog olduğu anlaşılıyor. Her iki taraf da bildiğini söyledi, çünkü diğer tarafından ne dediği pek de önemli değil.

Bu aslında yakın gelecekteki Türkiye-AB ilişkilerinin de fotoğrafıdır.

Brüksel’de gelişmeleri yakından izleyen Spiegel Online Muhabiri Markus Becker, olanları “Ankara ve Brüksel arasında buzul dönemi” olarak tanımladıktan sonra, “Görüşme Türkiye-AB ilişkilerindeki yarılmayı küçültme, en azından daha fazla büyümemesi için şanstı. Ancak Ankara, AB ile girdiği kavgada geri adım atma niyetinde olmadığını bir kez daha gösterdi” değerlendirmesine bulunuyor.

AB Bakanı Çelik’in, Erdoğan’ın yaptıklarına yönelik eleştirileri savunma biçimi de ilginçti: “Sadece yapılan provokasyonlara tepki gösteriyor.”
Süddeutsche Zeitung’dan Thomas Kirchner ve Luisa Seeling tarafından önceki gün kaleme alınan haber-yorumda ise, Brüksel’de Türkiye’nin “AB’nin değerlerinden uzaklaştığı” konusunda neredeyse herkes hemfikir. Önemli olan Avrupa Parlamentosunun daha önce aldığı “müzakerelerin durdurulması” kararının nasıl ve ne zaman hayata geçirileceği...

Bu konuda AB içinde henüz bir görüş birliği oluşmuş değil. Müzakerelerin durdurulmasından ziyade ilişkilerin sürdürülerek rejim üzerinde baskının yaptırımlar yoluyla yoğunlaştırılmasını savunanlardan müzakerelerin hemen bitirilmesini isteyenlere kadar farklı görüşler var.
Öyle görünüyor ki, müzakerelerin durdurulması ya da dondurulması yakın dönemde görünmüyor. Bunun yerine yaptırımların daha fazla öne çıkması bekleniyor.

Yaptırımlar listesinin başında ise Gümrük Birliği var. Yapılacak pazarlıklar, AKP/Erdoğan rejimine geri adım atması için mümkün olduğu kadar ağırdan alınacak. Ağır şartlar dayatılacak. AB tarafından verilmesi planlanan 4.45 milyar avroluk maddi yardımların kesilmesi ise şu anda gündemde değil.

Öyle görünüyor ki; ne AB, AKP/Erdoğan rejimiyle, ne de AKP/Erdoğan rejimi AB’yle   ipleri tam koparacak bir politika izleyecek.
Muhtemelen müzakerelerde ilerleme bir süreliğine buzdolabına konulacak, vakti geldiğinde yeniden yürürlüğe konulacak.
Bütün bunlar aslında AB’nin “tek parti” rejimlerine karşı çok fazla bir şey yapma niyetinde olmadığını gösteriyor. Bunu en iyi AB üyesi Macaristan ve Polonya’ya karşı izlediği politikada görmek mümkün.

Macaristan’da ırkçı-faşist Viktor Orban, aşama aşama bütün devlet aygıtını ele geçirdi, “tek adam” oldu. Basın, emniyet, yargı ve ordu “sosyalizmden arındırma” adı altında tek partiye bağlantı. Ülkede günlerce gösteriler yapıldı. AB destek açıklamalarında bulundu, ama Macaristan’ı üyelikten çıkarmayı hiç gündemine almadı. Şimdi “tek adam”la gül gibi geçinip gidiyorlar.

Aynı senaryo şimdi Polonya’da tekrarlanıyor. Sağcı-milliyetçi Jaroslaw Kacinski, “komünizm vesayeti”yle hesaplaşma adına hazırladığı “yargı reformu”yla yargıyı denetim altına alıyor. Bütün eleştirilere ve protestolara rağmen düzenleme yasallaşacak gibi görünüyor.
Hem de AB’den açıklama, protesto, uyarı, tehdit olmasına rağmen...

Macaristan, Polonya, Türkiye... Her üç ülkede de tek adam-tek parti rejiminin kurulması yönünde basın ve yargının kontrol edilmesi yönünde atılan adımlar birbirine çok benziyor.

“Hukuk devleti”ni, “kuvvetler ayrılığı”nı öncelikler listesinin başına yazan AB’nin bu ülkelerdeki gelişmeler karşısında gösterdiği tutum, aslında “tek parti” rejimleriyle de pekala yaşayabileceğini gösteriyor.

Bu nedenle, Türkiye’de olup bitenler karşısında AB’ye umut bağlamak büyük bir yanılgı olacaktır. 

Umut Türkiye’nin içinde tek adam-tek parti rejimine karşı hayatın her alanında verilen mücadelede ve halkların uluslararası dayanışmasında...

www.evrensel.net