Kale duvarındaki edebiyatçılar


23 Temmuz 2017 05:00

Atillâ Özkırımlı’yla Bahçeli Şale Lokantası’nda oturup bira içmişlerdi ama biranın tadını beğenmemişti Muzaffer Buyrukçu. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü’nde çalışması için Ankara’ya göndermişlerdi Buyrukçu’yu. Mesai bitimine kadar nefes almadan çalışıyor, akşamları Fevzi Çakmak Sokağındaki Sento Oteli’nde kalıyordu. Bir türlü ısınamamıştı Ankara’da yaşıyor olma fikrine. Odasının balkonunda içtiği akşam kahvesinin şekeri bile tatlı gelmiyordu. Yatağına uzanıp kitap okumaya çalışıyor, iki üç sayfadan sonra vazgeçiyordu.

Bir yere sığdıramıyordu kendini, yerleşik olamıyordu Ankara’da bir türlü. Sürekli bir kaçma isteği dolaşıyordu içinde. Nuruosmaniye’den Sirkeci’ye doğru yürümeyi, İstanbul’da bıraktığı dostlarıyla sokakta karşılaşmayı özlüyordu. Üç adımda bitiyordu Ankara, Buyrukçu’ya göre.  Bir şehre gittiğinde kaybolmak istiyordu ama herkes birbirini kolayca görebiliyordu Ankara’da. Özlem duygusunu törpülüyordu bu. Her geçen gün biraz daha özlüyordu İstanbul’u.

Sergi Kitabevi’ne girdiklerinde  içerinin kalabalık olduğunu fark ettiler. Raflardaki kitapları kurcalıyor, yeni çıkanlar hakkında aralarında konuşuyor, birbirine kitap öneriyordu insanlar. Fethi Naci kasadaydı.

Bir köşede oturup okuduğu kitaptan başını kaldırdı İlhan Berk: “Ankara’ya geldiğini Papirüs’ten öğrendim. İnsan bir görünmez mi? Seni nerede bulacağımı bilmiyorum ki arayayım,” dedi.

İlhan Berk’in böyle düşünmesine sevinmişti Buyrukçu ama zaten kimseyi aradığı yoktu. Kaldığı otele gelip telefon numarasını bırakan arkadaşlarını bile aramak gelmiyordu içinden. Lobiye inerken onu bekler halde buluyordu kimi arkadaşlarını bazen, çıkıp onlarla dolaşıyor, içindeki İstanbul özlemiyle meyhaneye çöküp rakı içiyordu.

İlhan Berk’le derin bir arkadaşlığı yoktu Muzaffer Buyrukçu’nun. Zaten İstanbul’a gittiğinde Edip Cansever’i arıyor, onunla zaman geçiriyordu İlhan Berk. Muzaffer Buyrukçu, İlhan Berk’in İstanbul’a geldiğini ancak o Ankara’ya döndükten sonra öğreniyordu. Böyle yazmıştı “Sıcak İlişkiler” kitabında Buyrukçu.

Hakkında açılan bir davada duruşmaya katılmak için gelmişti Fethi Naci. Yargılama uzun sürmemiş, beraat etmişti. O akşam bu sevinci kutlamak için aralarında Muzaffer Erdost, Erdal Öz, Necati Cumalı, İlhan Berk, Nezihe Meriç de olduğu halde meyhaneye gitmişlerdi. O kadar mutlu, aklanmış olmaktan o kadar hafiflemişti ki Fethi Naci içmekte sınır tanımıyordu o gece. Kolay mı, 15 yıl ağır hapis cezası istiyordu iddia makamı. Meyhaneden ne zaman çıktıklarını, ne konuştuklarını, geceyi nasıl geçirdiklerini anımsamıyordu. Simsiyah bir boşlukla doluydu hafızası. Arkadaşlarıyla şakalaşarak yürürken bir direğe çarpmış ve gözlüğü kırılmıştı Fethi Naci’nin. 

Gecenin sabahında Fethi Naci’nin kırık gözlüğünü alan Erdal Öz tamir için gittiği gözlükçüden eli boş dönmüştü. Asıl gözlükçü bir yere kadar gitmişti, dükkânda çıraklar vardı ve onlara güvenememiş, sonraya bırakmıştı tamir işini. 

Fethi Naci, Muzaffer Buyrukçu, Atillâ Özkırımlı ve İlhan Berk bir dolmuşa atlayıp Ulus’a gittiler. Yol boyunca Fethi Naci’nin kırılan gözlüğü üzerine konuştular. Direğe çarpması aklına geldikçe gülüyordu Fethi Naci ve gözlüğünün kırılmış olmasını umursamıyordu bile.

Yakında Bulgaristan’a gidecekti İlhan Berk. Daha önce Macaristan’a gitmiş, kaldığı otelin bulunduğu bir kartpostal göndermişti Papirüs’e. Odasını işaret etmiş, “İlhan Berk bu odada yattı,” diye bir yazı yazmıştı. 

Paris’in sokakları üzerine konuştular yol boyu yürürken. Evliya Çelebi’ye, Ahmet Rasim’e geldi söz. Ankara’da sokak var mı? İstanbul’da cadde var mı? Sokağın ve caddenin şiirini nasıl yazmalı üzerine konuştular aralarında. 

Atillâ Özkırımlı yakında Ankara’ya yerleşecekti, hayatındaki karmaşaları çözmüştü. Davadan beraat eden Fethi Naci bir gün sonra uçağa binip İstanbul’a ulaşacak olmanın erincindeydi. Emekli olmuştu İlhan Berk; zamanı kendi için kullanıyor, şiirden başka bir şey düşünmüyordu artık. Ama işte içinde kocaman bir boşluk büyüyordu Muzaffer Buyrukçu’nun. 

Dört arkadaş Ankara Kalesi’ne doğru yürüyorlardı. Lağım kokulu sokaklardan geçtiler hızla. Biber kurutan yoksul evlerin bahçelerinde leylak kokularını duyumsadılar. Kelek satıcısı bir adam arabasını yolun kenarına çekmiş, “Yirmi beşe, yirmi beşe!” diye bağırıyordu. Salatalıkla kavun tadı karışımında kelek yiyen çocuklardan birine “Kaleye nasıl gidilir küçük?” diye sordu Fethi Naci.

Onlara yol gösterdi çocuk, harap evlerin arasından geçerek az sonra kaleyi işaret etti. Bir lira verdi çocuğa Fethi Naci, dört kelek parası. Kaleye çıktıklarında İlhan Berk coştu. Sürekli konuşuyor, şaşırtıcı bir cesaretle duvarların üstünde yürüyordu. Yüksekten korkuyordu Muzaffer Buyrukçu oysaki. Ayaklarını yere sımsıkı basıyor, dengesini yitirmemek için uğraşıyordu. Kale duvarından düşüp paramparça olmaktan korkuyordu. 

Orhan Kemal ile Edip Cansever cenazesine gelmek yerine meyhaneye gidecek, buruk bir sevinçle anacaklardı Buyrukçu’yu. İlhan Berk bir kenara oturmuş ve ayaklarını sarkıtmıştı boşluğa, “sen de gelsene” diye seslendi Buyrukçu’ya.

Kalenin duvarlarında Altındağ’a bakan dört arkadaş memleketi konuştular uzun uzun.

www.evrensel.net