Siyasal iktidarın niteliği, gücü ve güçsüzlüğü-2


21 Temmuz 2017 05:00

Büyük hırs, hınç ve intikam tutumunun nedeni bu gelişme eğilim ve potansiyelindedir. “Yeni kuruluş”un süsleyici argümanlarına karşın, iktidarbaşının açıklamalarıyla çok net olarak ortaya çıkmıştır ki, sermayenin güncel iktidar gücü işçi sınıfına çok net ve tümüyle kararlı olarak karşıdır. OHAL’in “İş dünyasının rahat çalışması için ve grevleri anında bitirmek ve engellemek üzere kullanıldığı” açıklamasından daha iyi ve güçlü ikna edici olamazdı. Buna rağmen hâlâ Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarının politikalarına destek verecek işçiler olurlarsa eğer, bu çok ciddi şekilde kendilerinin değil, kendilerine karşı politikalarını -hatta patronlardan daha kararlı ve inatçı şekilde- ilan eden iktidar gücünün yalan ve karartma kampanyalarına aldandıklarını gösterir. Bu tutumun işçi ve emekçilerin bu kesimi dahil tüm işçi-emekçi kitlelerine ve mücadelesine zarar verip güçten düşürücü etki yapacağı kesindir.

Siyasal iktidar tekeli sadece bu alanda saldırıda değildir. Hukuk-yargı kurumlarını tümüyle kendine bağladığının binlerce örneğine eklenen “Guantanomo uygulaması”, “başlarını koparma” ilanı, idam çağrı ve kampanyası, henüz yargılanmamış insanların “terörist” ilan edilerek hedefe konması, Adalet Bakanı dahil yargı kurumlarına açıktan emirnameler yayımlanması eklendi. Tayyip Erdoğan hiçbir sakınca görmeksizin mahkemelerin ne yapması gerektiğini açıklıyor ve polis-yargıç anlaşmasıyla yüz binleri bulan gözaltı ve işten atmalara yenileri eklenmeye devam ediyor. Bu tutum her ne kadar “kendine güvenin sınırsız tasavvuru”na işaret ediyorsa da netlikle gösterdiği yasa tanımazlık ve despotizmin kapitalist biçimler altında siyaset hükmü ve kültürü haline gelmesidir. Nöbeti tutulan ya da tutturulan yasa tanımaz siyasal baskı ve şiddetin daha da yoğunlaştırılması politikasıdır. Halk kitlelerinin bir bölümünün siyasal-askeri ve kültürel-ideolojik istismarı üzerinden estirilen bu fırtına, bütün illerin bütün camilerinden Erdoğan yürüyüşüne eşlik eden “Sala okunması”yla dini motiflere büründürülerek kutsanmaya alınmıştır. Din siyasetin emrine girmiş ya da alınmıştır. Kişinin, “Rabbim bizi millete hizmet için görevlendirdi” dediği yerde ve zamanda, hele de o “millet” kendisinin Müslümanlığını bir üstünlük olarak görüyorsa, ve de kendisine “Hz. Muhammed son peygamberdir” diye öğretilmişse, kişi ve toplulukların dinin bitip bitmediğini muhasebe etme zorunda kalmaları kaçınılmazlaşacaktır. Din, Diyanet İşleri de dahil edilerek siyasal iktidar tekelinin hizmetine koşulmuştur. Böyle olduğunu, halkın büyük çoğunluğunu aldatmak, ve diğerleriyle karşı karşıya getirmek için eğitim müfredatına sokulan “cihat” tefrikaları bile örtemeyecektir.

Koşullar evet daha da ağırlaşmaktadır; hiç de esneklik içermeyen politik-askeri ve ideolojik dayatmalar daha da sertleşecektir. İstenen devrimci, ilerici sosyalist muhalefetin değil sadece liberal ve reformist itirazın da susturulması ve teslim olarak boyun eğmesidir. Yaşanan bütünün kendisi-tamamı değildir: Süreç bitmemiştir ve tekillerle farklılıkların birleşme ve ayrışması; karşı karşıya gelerek ya da yan yana devam ediyor. Bu, toplumsal gerçekliğin henüz olmamış olanlara da açık olduğunu gösterir. Nasıl adlandırılacağından önce, somut olarak karşı karşıya olunan şiddet sarmalı ve zor dayatmasına karşı yaşam ve direniş hattında güç olmanın önemidir anlaşılması gereken. Mücadelenin gereklerini işçi sınıfı ve emekçilerin cephesinden yerine getirmek en acil iş durumuna gelmiştir.

www.evrensel.net