İnsan hakları, sanat ve dikkat


17 Temmuz 2017 05:00
Cropy

Günümüz dünyasını algılamamıza, ayrıntıları görebilmemize olanak sağladığını düşündüğüm “politik sanat” için sanat alanında düşünen ve yazanların farklı bakış açıları, eleştirel görüşleri var. Sanatın, dolayısıyla sanatçıların yaşamımızı zenginleştirdiğini, algı kapılarımızı zorladığını düşünen sıradan bir sanat izleyicisi olarak bu konulara ilişkin yorum yapmak hiç haddim olmadığı gibi elbette böyle bir niyetim de yok. Ancak birkaç günlük Ankara yolculuğum ve Yüksel caddesi ziyaretimin düşündürdüklerini yazmak, biraz konuya ilişkin okumak isteyince karşıma çıkan bazı yazılar arasında Meral Sayar’ın “Jacques Rancière’de Politik Sanat ve Temsil Sorunu”* makalesi benim için çok öğretici oldu.  Meral Sayar Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji bölümündenmiş. Politik sanat üzerine makalesinde; “Pek çok sanatçı, seyircide “farkındalık yaratma”, toplumsal çelişkilere “dikkat çekme”, seyircinin algısını “ters yüz etme” gibi, her biri artık klişeye dönüşmüş olan formüllerle ifade ettikleri muhalif olma iddiasını, bizzat kendileri dile getirerek, tekrar tekrar dolaşıma sokuyor. Dahası, küresel kapitalist sistem de, bu “muhalif” sanatı tüm imkânlarıyla destekler görünüyor. Böylece politik sanatçılar ile sermaye, örtük bir suç ortaklığı içinde maddi ve sembolik sermayelerini her gün daha da genişletiyorlar. Oysa Jacques Rancière’in belirttiği gibi, “dünyamızda hiç kimse, dikkatini çekmemize muhtaç olacak kadar dikkatsiz olmadığı için, bu mekanizma aslında kendi etrafında dönmekten başka bir şey yapmaz. Bu durum muhalif sanatı, sistemin sembolik ve gösterişçi yıkımından öteye geçmeyen gerici bir eyleme indirger.”*, şeklindeki eleştirisinde “sanat, temsil düzeneğinin önceden belirlenmiş anlamlandırma ve duyumsama tarzlarına eklemlenerek politik olamaz. Temsilin kendisi bir tahakküm sorunuyken, bir de politik sanatın ifade aracı olarak kullanılması, sanatı etkisizleştirir. Ancak poiesis ile aisthesis’in özgürce karşılaşabildiği, aralarındaki boşluğun, çatlağın belirginleştiği durumlarda ortaya bir uyuşmazlık estetiği çıkar. Konsensüs rejiminin algılarımız üzerindeki belirleyiciliği de ancak bu çatlağın görünür kıldığı yeni deneyimlerle mümkündür. Burası aynı zamanda politik sanatın mümkün hale geldiği yerdir.”  diye sürdürüyor tartışmasını. Bu alıntı yaptığım makale ve buraya yerleştirdiğim kısımlar bizim gibi yalnızca izleyici olanlar için biraz zor olsa da, özellikle yapma ve var olma tarzlarının özgürce karşılaşması tanımını Yüksel caddesinde karşılaştığım ve hepimizin uzunca bir süredir tanıklık ettiği görüntü açısından çok açıklayıcı bulduğumu söylemeliyim.

İnsan Hakları anıtının hayli “gelişkin” polis bariyerleri ile çevrelenmiş görüntüsü ile karşılaştığımda, oradan yürüyüp geçen insanları da izledim ister istemez. Her ne kadar Rancière dikkat çekilmesine muhtaç olacak kadar dikkatsiz olmadığımızı iddia etse de, yürüyüp geçenlerin polis bariyerleri ile çevrelenmiş bir insan hakları anıtını hiç de dikkat çekici bulmadığını söyleyebilirim. Oysa bu görüntü kendi başına Türkiye’deki insan hakları algısını tüm çıplaklığı ile gözler önüne seren farklı bir sanatsal kimliğe bürünmüş olsa da, bilinçli bir sanatsal etkinlik olarak gerçekleştirilmediğinde geçip gidenlerin bilincine ulaşması da pek olanaklı olmuyor demek ki.

İnsan hakları anıtı bariyerle çevrelenmiş memleketimizde insan hakları savunucularının ikinci yedi gün uzatması ile fütursuzca gözaltında tutulduğu, yandaş iletişim araçlarında karalama çabalarının sürdüğü, başka bir gündemin içinde birden “bunlara Guantanamo’daki gibi özel elbise giydirip mahkemeye de böyle gelmeleri lazım. Böyle grand tuvalet mahkemeye gelmek gibi bir şey olmaz. Çünkü o mağdur o mazlum kardeşlerimizin hakkını almamız lazım” açıklaması ile yıllar boyunca denenmiş, her seferinde hak ihlali boyutu tanımlanıp vazgeçilmiş “tek tip elbise dayatması” meşrulaştırılmaya çalışılırken, darbe girişimi sırasında yaralanan ve ölen insanların haklarının bir başka hakkın karşısına çıkartılması ve bu söylemin Guantanamo’da yaşanan ağır işkenceler ve insanlığa karşı suçlar örnek gösterilerek yapılması talihsizliği, insan hakları algımız açısından içinde bulunduğumuz duruma dikkat çekmek için sanatı yardıma çağırma ihtiyacını pekiştirdi bende. İnsan hakları ihlallerinin kapsamı ve hak kavramı için tüm olanaklardan yararlanmalı!

* http://www.e-skop.com/skopbulten/jacques-rancièrede-politik-sanat-ve-temsil-sorunu/2578

www.evrensel.net
    • Ekim Devrim 2 ay önce Yanıtla  /  Beğendim 0  /  Beğenmedim 0

      Bir ust yapi urunu ve kurumu olan sanat, siniflar ustu bir olgu ve kurum degildir. Kapitalizmin ve burjuvazinin egemen oldugu kapitalist toplumda ve sistemde; bir yanda egemen burjuva-gerici sanat ve kultur vardir. Obur yanda da, varolan ama henuz egemen olmayan bir isci-emekci,demokratik-ilerici-devrimci-sosyalist halk sanati ve kulturu vardir.

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.