Rıfat Ilgaz’ın portakalları


09 Temmuz 2017 04:15

Heybeliada’daki sanatoryumdan o gün taburcu edilmişti Rıfat Ilgaz. Üç aydan beri adada verem tedavisi görüyordu ki, oraya da cezaevinden gitmişti. İyi kötü düzelmişti sanatoryumda. En azından düzenli yemek yiyebiliyordu, kendine bakması mümkündü bu şartlarda. Ameliyat olmadan iyileşeyeceğini düşünmüyordu doktoru Tevfik İsmail; ama yanılmıştı. Son kez sırtını dinleyip ciğerlerinin filmine baktıktan sonra taburcu etmişti hastasını. Birkaç parça eşyasını alıp iskeleye indi Rıfat Ilgaz. Lodos yoktu, deniz dalgalı değildi ama vapurlar işlemiyordu…

Tan gazetesinin basıldığı günün akşamıydı. Makineler parçalanmış, bobinler denize yuvarlanmıştı. Burhan Arpad’la iki arkadaşının kurduğu ABC Kitabevi de baskından payını almıştı. 4 Aralık 1945 kara bir lekeden ibaretti. Baskından hızını alamayan güruh Taksim’e ilerlemiş, sahibi Rus asıllı bir kırtasiyeye dalarak pahalı dolma kalemleri, koleksiyonları da yağmalamıştı. Ellerinde Türk bayraklarıyla İstanbul Üniversitesi’nin önünde toplanan kalabalık Beyazıt Meydanı’ndan Çarşıkapı istikametine doğru yola koyulduktan hemen sonra yaklaşık on bin kişi olmuştu. Cağaloğluna doğru giderken “Kahrolsun Komünizm, Yaşasın Türkiye!” sloganını atıyor, “zararlı kitaplar” satan kitabevlerini de yerlebir ediyorlardı.

Neden sonra karşıya geçebildi Rıfat Ilgaz. Yorgun adımlarla yürürken Sabahattin Ali ile Cami Baykurt’un çıkarttığı Yeni Dünya gazetesi idaresinin de darmadağınık edildiğini öğrendi.

Yağma ve talanın ortasından geçip eve doğru yürürken, nereden başlayacağını düşünüyordu. İktidarın bütün gücüyle saldırdığı ama asla hiçbir biçimde ortada görünmediği ortamda ne yapabilirdi? “Savaş nerede verilirse, orada olmam gerekirdi. Yani Babıâli yokuşunda… Sapasağlam adamdım, hiçbir şey yapamasam ‘tashih’ yapabilirdim.”

***

Zamanın sarkacı bir yerde duruyor sanki ya da ayrıntılardaki benzerlik, geçmişle şimdiki zaman arasında sürekli dışa vuruyor kendini.
Oğlu beş yaşındaydı Rıfat Ilgaz’ın. Parasızlık bitmek bilmediği için oğluna bir simit alamadığı günler birbirine ekleniyordu. Hatta çoğunlukla oğlu uyuduktan sonra gidiyordu eve; yemeğin tuzu yokmuş, soğukmuş, ekmek bayatmış sesini çıkarmadan kaşıklıyordu tabağını ya da dışarıda yiyip geldiğinin bilinmesini istiyordu evde. Taaa öğretmen okulundan tanıdığı bir arkadaşının meyhanesinde veresiye açtırmıştı. İçkiden değil, muhabbetten, dost yüzü görmekten yanaydı nedenleri.

Ara sıra Esat Adil’in toplantılarına giderdi. İstanbul’da olduğu günler Sabahattin Ali de katılırdı bu toplantılara; Balıkesir, Edremit taraflarından bahsederdi.

O toplantılarda ya da o günlerde tanışmışlardı Aziz Nesin ile. Kısa sürede arkadaş olmuşlardı, yadırgamamışlardı birbirlerini. Tan gazetesindeki fıkralarından tanıdığı Aziz Nesin’in kitaplığında, ilk baskısı 1943 yılında yapılan ilk şiir kitabı Yarenlik’i görünce, yakınlığın nedenini de anlamıştı Rıfat Ilgaz. Şairliğinin biliniyor olmasına sevindi.

Halûk Yetiş’in idare müdürü, Adil Yağcı’nın da para işlerini yürüteceği Cumartesi adlı magazinin hazırlıklarındaydı Aziz Nesin. Yeni bir heyecan büyüyordu yayın hayatında. Sanatoryumda zamanı boşa harcamamıştı Rıfat Ilgaz. Bir yandan eski sağlığına kavuşmak için kendine bakmaya çalışıyor, bir yandan da kitap okuyup “Sanatoryumdan Mektuplar” yazıyordu. Cumartesi’nde işte bu mektuplar dizisini yayınlayacaktı Aziz Nesin. Yazı başına telif olarak beş lira alacaktı Rıfat Ilgaz. Bazı ayların beş hafta sürdüğünü düşünüp 20-25 liranın heyecanını duyumsuyordu.

Eşi Rikkat Hanım hamileydi. Haseki Hastanesi’nde yatıyor, doğumu bekliyordu. Yenikapı Ortaokulu’nda müdür yardımcısıydı Rikkat Hanım ve çok çalışıyor, ailenin geçimi için gecesini gündüzüne katıyordu. Yattığı odanın penceresine kitap koyarsa doğum yaptığı anlamına gelecekti ki, Rıfat Ilgaz hastanenin bahçesinden sürekli o pencereye bakıyordu. Bir yandan da eşinin hastanede olmasına seviniyor, biraz olsun dinleneceğini düşünüyordu.

O gün de öğleden sonra hastaneye gidip eşini görecekti. Eve eli boş gitmeye alışkındı ya, hasta ziyaretine giderken hiç olmazsa bir portakal götürebilmeyi istiyordu ama para nerede?

Bir ümit Cumartesi’ne uğradığında harıl harıl çalışır halde buldu Aziz Nesin’i; sürekli bir şeyler kesip yapıştırıyor, dergiyi hazırlıyordu.

Sarı Yazma’nın 5. basımından, 330. sayfadan devam edelim:

“ ’Yazını gönderdim dizgiye!’ dedi, Aziz Nesin. Rahat bir soluk almıştım:

‘Demek giriyor dergiye, öyle mi?’ dedim.

‘Girecek demiştim ya sana! Her hafta bir yazı, bu diziden!’

‘Yani girdiğine göre yazım…’

‘Parası mı?”

Cebinden beş lira çıkarıp koydu masanın üstüne. (…)

‘Hadi hoşça kal!’ dedim. ‘Ben Haseki’ye gidiyorum!’

Yıl 1946’ydı, Şubat’ın 13’ü… Dünyaya bir kızımız geldiğinden habersiz yürüyordum. Oğlum, İkinci Dünya Savaşı’nın, kendi yaşında bir çocuğun çekebileceği bütün çilelerini çekmişti.”

Aksaray pazarına uğradı önce, Haseki’ye geldiğinde elindeki kese kâğıdında portakallar vardı Rıfat Ilgaz’ın.

www.evrensel.net