02 Temmuz 2017 04:56

Avrupa’dan Türkiye’ye bakınca

Paylaş

Geçtiğimiz haftanın önemli bir bölümünü bir grup gazeteci ile birlikte basın özgürlüğünün durumunu tartıştığımız bir toplantı için Brüksel’de geçirdik. Türkiye’nin durumu dışarıda da gayet dikkatli bir şekilde izleniyor. Dolayısıyla ne söylediğimizi anlatmama gerek yok, burada yazdıklarımızı bir de orada anlattık. Asıl önemlisi oradaki temaslarımızda bize anlatılanlar ve sorulanlar. Toplantının zamanlaması önemliydi çünkü önümüzdeki hafta Strasburg’da Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye raporu oylanacak, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, tutuklu gazeteciler ve OHAL dönemi hak ihlalleri raporun en önemli konuları, oylama gününe kadar her gün artan tutuklu gazeteci sayısını güncellemeye çalışmaları dahi durumun vahametini göstermeye yeter. 

Türkiye o kadar sıcak ve ilgiyle izlenen bir konu ki, konuştuğumuz herkes söze “size nasıl yardımcı olabiliriz, bize somut önerilerinizi söyleyin lütfen” cümlesiyle başladı. Haftaya yapılacak oylamada AB-Türkiye ilişkilerinin askıya alınması gayet güçlü bir olasılık ancak aynı zamanda bu Avrupa’nın Türkiye üzerindeki etkisini de askıya almak demek. Popüler Twitter deyimiyle “içinde biz de varız”. Avrupa’da parlamenterler bunun gayet farkında, bu nedenle anladığım kadarıyla eğilim ilişkileri koparmanın Erdoğan’a verilecek bir ‘ödül’ olduğu yönünde ve kimse Erdoğan’ı memnun etmek istemiyor. Avrupa Parlamentosu’nda “Türkiye dostu” olarak bilinen parlamenterler bunun ‘iktidarın dostu’  olarak anlaşılmasından rahatsızlar, böyle olmadığını vurgulama ihtiyacı duyuyorlar.

Diğer taraftan durum Avrupa’da yaşayan Türkler açısından da pek parlak değil. İktidarın kendi seçmenini konsolide etme çabaları orada yaşayan vatandaşları önemli ölçüde etkilemiş, ciddi bir kutuplaşmaya yol açmış. Brüksel bence bu açıdan izlenmeye değer bir başkent. Diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak göçe daha açık ve daha kozmopolit. Eskiden daha sempatiyle karşılanırken referandum sonrası Türk göçmenlere yönelik nefret söylemi artmış. Ramazanda bir markette günah diye içki şişelerine saldırmak gibi daha önce pek rastlanmayan eylemler tedirginlik verici olmuş. Brüksel kent merkezi orada yaşayanlar açısından artık eğlence için bile uğranılası bir yer değil. Müslümanlara yönelik nefret söylemini dile getiren “ilk Müslüman lider” olarak anıldığına şahit olduğum Erdoğan’ın son dönem taktikleri Müslümanları daha fazla hedef haline getirmekten başka bir işe yaramamış. 
Brüksel lobi faaliyetleri için de önemli bir başkent. İktidar lobisinin, her ne kadar içerideki Avrupa karşıtlığını orada son derece nazik diyaloglarla dengelemeye çalışsa da, 160’dan fazla gazetecinin hapiste olması, yüzbinlerce kamu çalışanının KHK’lerle ihraç edilmesi nedeniyle eli son derce zayıf.

Bununla birlikte Avrupa Birliği de sütten çıkmış ak kaşık değil. İzledikleriniifade ettikleri insan hakları ihlallerine dair somut bir eylem planları yok, beklentileri Türkiye’de bunlara karşı çıkabilecek güçlü bir lider. Türkiye’yi yakından izleyenler vermiş oldukları tepkilerin Türkiye’de yeteri kadar sahip çıkılmadığı, medyada bile gündem olmadığından yakındılar. Basın özgürlüğü konulu toplantıya katılan CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz 15 dakikalık sunumunda ülkenin içinde bulunduğu karanlık ortama vurgu yaptıktan sonra fasılların açılması talebini dile getirip Yunanistan’ı fasılların açılmasına engel olmakla suçladı. Toplantıyı başından sonuna takip eden ve tüm sorulara açıklıkla yanıt veren AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Başkan Yardımcısı Miltiadis Kyrkos’un Yunanistan’ın hiçbir faslı veto etmediğine dair itirazlarını dinleyemedi çünkü sunumunun ardından toplantıyı terk etti. Eminim programı çok yoğun ve çok daha önemli toplantılarla doludur ancak gözlemim Avrupalı parlamenterlerin CHP konusunda bizim kadar umutsuz olduğu yönünde. 

Avrupa Birliği 28 ülkeden oluşuyor, Türkiye ile ilgili bir fikir birliği yok. İlişkiler askıya alınır mı henüz bilmiyoruz ama çoğunluğun görüşü tamamen dondurmaktan kaçınmak yönünde. Tabi Türkiye, idam cezası gibi kendisi için ölümcülbir kararı gündemine almadığı sürece. Almanya’da Eylül ayında yapılacak seçim önemli. Sosyal Demokratların (SPD) adayı Martin Schulz son dönemde pek çok demecinde Erdoğan’ın tavrını ve Türkiye’deki ifade özgürlüğü ihlallerini dile getiriyor ve bu,seçilirse Merkel’den çok daha sert bir politika izleyeceğinin işareti olarak okunabilir. Türkiye basınında pek konusu olmuyor ancak iktidar Gümrük Birliği görüşmelerinde de istediklerini alabilmiş değil. G20 Zirvesi’ne dair referandum sürecini hatırlatır talepler, bu taleplerin bir bir reddedilmesi, buna rağmen iktidarın Temmuz başındaki zirveye katılımdabir çıkartma mantığıyla hareket etmesi endişe verici. Bu önümüzdeki dönemde iç siyasetteki gerilimle birlikte AB ilişkilerinde de tansiyonun artacağına işaret ediyor. Hollanda ve Almanya ‘kayıtlı’ ekonomik ilişkilerde vazgeçilemeyecek iki ülke. Üstelik iktidarın sıkıştığı noktada vereceği tepkiler sadece Türkiye içine zarar vermekle kalmayacak.

Bununla birlikte Avrupa da Erdoğan’la nasıl baş edeceğini bilemiyor, basın özgürlüğü, sadece Deniz Yücel örneği üzerinden baktığımızda bile,yalnızca Türkiye’nin sorunu olmaktan çıktı. Diğer taraftan referandumun net bir şekilde ortaya çıkardığı yüzde 50’liyi kapsayan kesimle de ilişkileri koparmak istemiyor ancak muhatap bulmakta sıkıntı çekiyorlar. HDP eş genel başkanlarının tutukluluğuna verdikleri cılız tepkilere dair ikna edici bir yanıtları yok. Sonuç olarak ülkenin geleceğine dair bir çözüm, bir umut varsa orada değil burada doğacak.Türkiye’nin dostu olarak bilinen bir parlamenterin ifade ettiği gibi “Avrupa’da Türkiye’yi savunmanın artık siyasi bir getirisi yok.”

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa