Sönmemiş yangın


02 Temmuz 2017 04:53

Olmamış bir yangının dipnotlarını konuşuyoruz sanki. Ne kibrit çakılmış, ne benzin boca edilmiş, ne insanlar yakılmış gibi. Üstü örtüldükçe sızısı büyüyen bir boşluktan değil, ateş böceklerinin neşesinden bahsediyormuşuz gibi.

“Yangın kavmindeniz ne giysek alev”

Böyle demişti Hulki Aktunç. “Bir Çağ Yangını”nı geride bırakıp onu Karacaahmet’e yolcu ettiğimizde kurşunkalemler dikmiştik gömütüne. Yangından kalan bir kederle belki, merdivende zamanı bekleyen üç şairin gözlerinde birikenle veda etmişti hayata. Karanfiller emanet edip dönmüştük Kadıköy’ün kalabalığına…

***

Eflâtun Cem Güney o gün Yeditepe dergisine gitti. Upuzun boyu, bembeyaz saçları ve korkunç miyop gözleriyle adım attı dergiye. Her zamanki gibi nazik, usul, erkân bilen haliyle oturdu bir sandalyeye. Yakın zamanda gencecik oğlunu ölüm elinden almıştı. Cemal Süreya ile orada tanıştılar. 

“Sen ne yazarsın, evladım?” diye sordu Eflâtun Cem.
“Şiir yazarım, efendim.” diye yanıt verdi Cemal Süreya.

Adını yeni duyduğu Cemal Süreya’ya çantasından çıkardığı kitabını imzaladı Eflâtun Cem: “Çok hassas ve şiirine hayran olduğum ve okurken büyük bir zevk duyduğum (gözünü kitaptan kaldırıp adını sordu Cemal Süreya’ya tekrar) Cemal Süreya Beyefendiye”.

***

Şiir Çalışmaları 1 şiirinin dizelerinde ışık perileri dolaşıyor Süreyya Berfe’nin. Suyun ve yosunun belleğinden bahsediyor okuyucuya. Unuttuğumuz ve yeniden unuttuğumuz zamanların pergeli boşluğu çizerken, kendi etrafımızda dönüyormuşuz gibi sürekli. Aynı sorulara yanıt arıyor, aynı çıkmaza sürükleniyoruz sanki. 

Tam patlamamış
paslı bir piştov sesi gibi
duvara asılıyım.

Böyle diyor Berfe. Bir yazının konusudur elbet yazılacaklar arasında. Kanıpak soyadını ne zaman, neden, nerede ve kimlerin tanıklığında Berfe olarak değiştirdi? Salacak Aile Gazinosu günleri hey gidi…

***

Bir gizli bildiğimiz var sanki, kendimize itiraf etmekten çekindiğimiz bir şey gibi susuyor kendini. Aynaya baksak olmuyor, pencereye çıkıp derin nefes alsak olmuyor; adını koymak istemediğimiz için şarkılara danışıyoruz zaman zaman. Adını bilmediğimiz bir çiçeğin kuruması gibi toprağın damarlarında. Su ya da güneş; yanıtsız işte.

***

Markopaşa zaten mahkemeliktir, hakkında açılan davalar saymakla bitmez. Kendiyle dalga geçilmesine tahammül edemez devlet; öte yandan mizahın gücü karşısında zaten çaresizdir. Her sayısı ayrı bir ses getiren derginin sadece mahkemelerde yargılanmasıyla da yetinmez devlet. 

Vatandaşın müdahalesi sağlanır duruma. Turancı dergiler açıktan açığa hedefine koyar Markopaşa’yı. Gazeteler satın alınıp yırtılan Markopaşa’dan bahseder. Markopaşa’yı dağıtım için Ankara’ya getiren Tosros Ekspresi’ne saldırı teşebbüsü olur. Hey gidi 1947 yılları… Altın Işık, İstanbul Üniversitesi gençlerini Markopaşa’ya karşı için eyleme çağırmaktadır.

Ankara üniversitelerinde başlayan protestolar İstanbul üniversitelerinde de Markopaşa’nın ekinlerini “orak”la biçecek, bununla yetinmeyip “çekiç”le de kafalarına indireceklerdir.

Azıcık tarih bilgimiz olmasa Sivas’ta yangının bir grup ateşli insan kalabalığı tarafından çıkarılacağını düşünüp içleneceğiz bir güzel. Tan Gazetesi ve matbaası hiç baskına uğramamış, yerle bir edilmemiş gibi. 6-7 Eylül hiç yaşanmamış gibi. 1915’i hepten unutalım hatta. Dersim’i silelim hafızalarımızdan. 12 Mart, 12 Eylü de neymiş?

Eğitim Bir-Sen’in İstanbul 4 No’lu Şube Başkanı Talat Yavuz, devam etmekte olan Adalet Yürüyüşü için o kadar atıp tuttuktan sonra “Gerekirse biz de tatile giden bütün üyelerimizi göreve çağırır Maltepe’yi size dar ederiz. BEKLİYORUZ…” diye tehdit edebiliyorsa, Sivas’ta çakılan kibritle çıkarılan yangın devam ediyor demektir.

Tekrar Süreyya Berfe’ye danışmakta fayda var:
Söylemeye unuttum:
Korkularınız
deneyimli olsun.

www.evrensel.net