Emekçinin kriz eşiği


22 Haziran 2017 05:00

Siyasi iktidar, Türkiye ekonomisinde yaşanan ve giderek etkisini arttıran ağır ekonomik sorunları görmezden gelmeye devam ediyor. Bugüne kadar pek çok yönden pamuk ipliğine bağlı olan ülke ekonomisindeki olumsuz göstergeleri 15 Temmuz darbe girişiminin geçici etkileri olarak açıklıyor ve bu durumun geçici olduğunu iddia ediyordu. Ancak iç ve dış politikada yaşanan son gelişmeler, bir yıla yaklaşan OHAL uygulamaları, ülkeyi ve ekonomiyi KHK’lerle yönetme anlayışının kalıcı hale gelmesi, ülkeyi ekonomik, toplumsal ve siyasal olarak ciddi tehditlerle karşı karşıya getirmiş durumda. 

İşsizliğin ve enflasyonun çift haneli rakamlara demir atması, iktidarın OHAL’in arkasına sığınarak hayata geçirdiği haksız ve hukuksuz uygulamalarla mağdur olanların sayısının giderek artması, mevcut koşullarda bu durumun daha fazla sürdürülebilir olmadığını, iktidar temsilcileri hariç hemen herkes görebiliyor.

Türkiye’de özellikle son bir yıl içinde TL’de yaşanan değer kaybı ve yüksek enflasyon nedeniyle reel ücretlerde yaşanan gerilemeler, emekçi ailelerin geçimlerini sürekli borçlanarak, kredi çekerek sürdürmeye çalışmaları, hakkını aramak için sokağa çıkanların polis şiddeti ile emekçilerin önemli bir bölümünün borcunu ödemekte ciddi zorluk yaşadığını ifade etmesi, çalışma ve yaşam koşulları açısından emekçilerin ‘kriz eşiği’ni çoktan aştıklarını gösteriyor.

Türkiye ekonomisi, üretimden çok tüketime dayanan ve halkın günlük yaşamına somut bir katkısı olmayan ‘hormonlu’ büyüme rakamlarına rağmen, büyük ölçüde yabancı sermayeye, sıcak paraya bağımlı, borçlanmaya endeksli ekonomik yapısı ile dünyanın ‘En kırılgan ekonomileri’ arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Ülke ekonomisinin ne kadar büyük bir ‘borç ekonomisi’ haline geldiğinin göstergesi ise, toplam borcun (kamu+özel sektör+hane halkı) son 15 yıl içinde 8 kattan fazla artarak milli gelirin yüzde 118’ine (3 Trilyon TL) ulaşmış olması.

Türkiye’de 2002 yılında sadece 4 dolar milyarderi varken, aradan geçen 15 yılda, TL’de yaşanan değer kaybına rağmen, dolar milyarderi sayısı 31’e çıkmış. Tek başına bu veri bile, yoksulluğun nüfusun büyük bölümü açısından ne kadar kalıcı ve yaygın hale geldiğini görmek için yeterli.

Resmi veriler, Türkiye’de sadece devletin ve özel sektörün değil, hane halkının da geçimini büyük ölçüde borçlanarak sürdürdüğünü ve her geçen yıl büyüyen, sürekli şişen bir balon gibi, halkın ciddi anlamda borç batağına saplandığını gösteriyor. Resmi verilere göre, son 15 yılda hane halkının bankalara olan borcu, 2002’de milli gelirin sadece yüzde 2’sini (6,6 milyar TL) oluşturuyorken, sürekli ‘ekonomik istikrar’ vurgusu yapılan 15 yıl içinde belirgin bir şekilde artarak, 2017 itibariyle yüzde 17’ye çıkmış ve halkın tepesine adeta ‘kabus gibi’ çökmüş durumda.

Türkiye’de son 15 yılda hane halkının gelirindeki artış ile borçlanma oranlarındaki farklılık, en net şekilde kredi borçlarında karşımıza çıkıyor. Öyle ki, 15 yılda hane halkının tüketici kredisi borcu 82 kat, kredi kartı borcu 19 kat artmış. 2002’de geri ödenemediği için yasal takip başlatılan kredi miktarı sadece 278 milyon TL iken, Mart 2017 itibariyle, 68 kat artışla, 19 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Kredi borcu olanların ve borçlarını ödeyemeyenlerin önemli bir bölümünü ücretli emekçiler oluşturuyor. Emekçi aileleri, ülke ekonomisinin sadece piyasaların, borsanın, döviz ve faizlerin durumu üzerinden değerlendirildiği bir ortamda, en temel yaşamsal ihtiyaçlarını bile borçlanarak karşılayabilirken, ekonomik krizi her yaşamının her alanında, hatta her nefes alışında derinden hissediyorlar. Patronlar, hükümetin ekonomik teşvikleri ve kredi destekleri ile yaşadıkları krizi ertelerken, emekçilerin günlük yaşamının somut bir parçası haline gelen kriz koşulları ağırlaşmaya ve olgunlaşmaya devam ediyor.

www.evrensel.net