Ateş hırsızı Sennur


11 Haziran 2017 04:56

Yokmuşuz ve hiç olmamışız gibi. Bir türküyle yere değmemiş dizlerimiz, radyonun parazitine rağmen sözcüklerin tılsımına dalmamışız; ayrı kederler edinmiş kent, dağınık saçlarımıza yanıt arayan sorular sonrasız ve biçimsiz kalmış sanki.

Gidip Marx’ın gençliğine konuk olmalıymışız oysa, beyaz perdeye karşı bir fincan kahve keyfi buğulanmalıymış ellerimizde. Zaman hükmünü yırtmış kumaşların, kaldığımız yerde kalmışız ve aklımızda soru işaretleri “Ateşi Çalmak” üzere sayfalar çevirmişiz.

Kalabalık desen değil, karanlık desen müphem; daha çok ahşaba ve toprağa dair sanki. Mermer ve karanfil de payını istiyor üstelik.  

***

İstanbul kayıp bir mezarlık ya da fiyakasına kayyım atanmış bir bolluk bilmiyor kimse. Surların gerisinde ya da içinde kalan akşamların tedirginliği çoğalıyor avuçlarımızda. Bize bir şairden ödünç kalmış dizelerle dikiliyoruz kente karşı. İçimiz kırık oysaki. Direnmekten ve karşı gelmekten ve üstüne gitmekten ve ısrar etmekten başka her şey yavan; bunu Diyarbakır da biliyor. Sur’da şairi sözcükle sınayan virane evler, sessizliği özleyen balkonlar ya da artık kendini nemle adlandırmayan bodrumlar tanık her şeye. Sokakta öldük madem mezarımız sokak olsun! Amenna! Ama bakın işte Yüksel Caddesi’nde açlık grevi yaparken gözaltına alınıyor şair. Bir anne o aynı zamanda. Bir dengbej, kampanalar çalarken umudun ocağını körükleyen bir isyancı. Şıra ya da şarap yapıyor. Aşktan bahsederken yemek tarifleri veriyor bir yandan da. Yırtıklarımızı yamıyor iğne iplik; tren raylarından bahsediyor bir yandan da; dümeni bozuk dünyada yürümenin ve karşıya geçmenin “Akşam Haberleri”ni yazıyor Sennur.

Ev içlerinde parmaklarının ucunda yürüyor bir kadın. Fena halde afili cümleler ve hatta imgeler bununla yetinmeyip şiirler geçiyor aklımızdan.

Asım Bezirci’yle Rıfat Ilgaz yan yana konaklıyor Zincirlikuyu’da. Bir dirhem uykudan uzak nicedir anılar. Yangından bize kalan kül oldu; devlet semirdi sokaklarda ve sınır boylarında.

Bilmiyorum ben bu cümleyi bir akşam telaşında Mardin’de kurdum belki de. Selim Temo ile Adnan Özyalçıner üzerine konuşurken olabilir; şiir ayaklarını uzatacak kadar ergen değilken omzumuza saçları savruluyordu o zaman da Sennur’un. Ahmed Arif müzesini dolaşırken Şahin Altuner’e sordum bunu: Ahmed Arif bu konakta yaşadı mı usta? Ceviz ağaçları sustu. Nedense göğe bakarken Sennur’a seslenmek geldi içimden, burkulup bir çeşmenin yalnızlığına sığındım.

Sanki az önce Orhan Kemal ile İkbal Kahvesi’nin bir sabahında buluşmuşlar; öyküleri Varlık’a götürmek üzere sıcak bir bildiri gibi koynuna saklamış Sennur, çayı avuçladığı ellerinde çocukların uykusu saklı. Tersanede çalışan bir işçiyle karşılaşmış aynı sabah. Bir grev akşamının yorgun adımlarıyla yürüyor işe.

Ben belki Sahur’da bir sabah mahsur kalmışım tekinsizim üstelik ve şairliğim ifşa olmuş demli çay içerken. Biri bana kimlik sorsa, ki orada devlet yeşile kıymanın ötesinde çekilmiş beton blokların gerisine, Sennur Sezer’i tanıdığımı itiraf edeceğim gururla. Çay gelirken tütün sarmışız ve kiralardan yakınmışız karşılıklı. Defineciler kazdıkça çoğalan kemiklerden şikayetçiyken Ermeniler ile kardeş olduğumuzu söylemiş bize Sennur. Kilisenin papazı, hani ateist desen kalbin acımaz, bin yıllık incili saklamanın mezarlarını anlatmış mum yakarken; erguvanlara bakıp şaşırmışız ve paramparça olmuş öyküler çoğalmış çocukların akşamında. Göz göze gelip doruklara bakmışız Mesut Hoca’yla.

Yasaklanmış grevler üzerine konuşurken Sennur’u anlatmış odacılar. Nasıl toz çıkmış süpürgelerden, toz nasıl çoğalmış o şarkısız yalnızlıkta. Kaburgasını çatlatırcasına sela okuyan müezzinlerin sesine yaslanıp nane likörü içmişiz ve resim üzerine yazmış Sennur. Bu kadar mı? Kalıbı dar şatolardan geçip gelmiş müflislerin akşam yemeklerinden bahsetmiş, rakıyla buzun çocukluğunu ve sinemaya gidemeyenlerin tedirginliğini anlatmış bize.

Sennur bu anlatır “evladım”.

***

Kulağımızda telefon oturmuşuz Haydarpaşa Garı’na. Orhan Alkaya, Gülce Başer, Nalan Çelik, C. Hakkı Zariç şiirden Sennur’a kumaş biçmenin kalemini yontuyoruz; hattın diğer ucunca Şükrü Erbaş. Bir isyanı İstanbul’a yakıştırıyoruz oybirliğiyle. Körpe vakitleri Sennur’a yakıştırmanın poyrazı alnımızda. 

İsyanı olmayanın rüyası olabilir mi? Kendini sükuta ayarlayan papatyalar yanıt veremez bu soruya kuşkusuz. Erteleyelim evet. Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ne dair Engels’e sorumuz ya da yanıtımız yoksa okuduğumuz gazeteyi değiştirelim.

Kalbimizin işçi tulumlu şairinden sonra kaçıncı yıl geçti? Sevgilisi Adnan yanıtlasın bu soruyu. İçimize çöreklenen boşluğun grev çadırlarında eksilen nedir biz onu soralım. 

Pencereyi kapatabilir ve bir dengbejin sesine konuk olabilirim artık. Ateş hırsızlarına yataklıktan yargılansın kalbimiz!

www.evrensel.net