Açlık grevinden denizin üstüne Nâzım


04 Haziran 2017 06:00

Türk Harp Okulu Komutanlığı Mahkemesi ve Donanma Komutanlığı Mahkemesi’nin 1938’de verdiği ağır cezalar 28 yıl 4 aya bağlanmıştı ve 12 yıldır hapisteydi Nâzım. Haksız yere hapis yattığı yıllar uzadıkça tahammülü azalan şair için bedenini namluya sürmekten başka yol kalmamıştı. Bursa Cezaevi’nde, 8 Nisan 1950’de ilk açlık grevine başladığında kendisi için endişelenenlere “Canımı dilekçeme pul olarak yapıştırdım,” diyecekti. Suçu sabit olması halinde bile 3-5 yıl yatıp çıkması gereken Nâzım, geriye doğru işletilen kanun maddeleriyle içeride tutulmaya devam ediyordu. Bir “adli hata” sonucu içeride rehin tutulduğuna artık kimsenin şüphesi bulunmayan şairin avukatı Mehmet Ali Sebük’ün Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşmesi ve durumu açıklığa kavuşturması neticesinde 10 Nisan 1950 Pazartesi günü açlık grevini sonlandırdı şair. Af yasası gündemdeydi…

Nâzım’ın açlık grevi yapacağı haberleri öncesinde de konuşuluyordu. Türkiye ve dünyadan destek aldığı gibi dışarı çıkmasına karşı gelenler de vardı. Son Saat’in 10 Mart 1950 tarihli baskısında Zeria Karadeniz “Komünistleri affedip, Türk vatandaşlarını hapiste bırakmak, yalnız Kominform’u sevindirmek olur kanaatindeyiz,” diyordu.

Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı af yasası Meclis’te görüşüldüyse de kabul edilmeyerek Adalet Komisyonu’na geri gönderildi. 

1 Mayıs akşamı yediği yemekten sonra ranzasına çekilen Nâzım, 2 Mayıs 1950 sabahı yeniden açlık grevine başladı.

141-142. maddelerden hapiste olanların toplandığı Nevşehir Cevazevi’ndeki tutsaklar, Kemal Tahir’in yönlendirmesiyle, Nâzım’la dayanışmak için açlık grevine başladılar.

Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat da destek için kolları sıvadı ve 12 Mayıs 1950’de, Ankara’da üç gün açlık grevi yaptılar.

13 Mayıs 1950’de, açlık grevinin 12. gününde olan Nâzım 8 kilo kaybetmişti.

14 Mayıs 1950’de seçimler yapılıp Demokrat Parti iktidara geldiğinde, ortada artık muhatap yoktu. Bir grup milletvekili ve aydın Nâzım’ı açlık grevinden vazgeçirmek için topluca imzaladıkları telgrafta şöyle diyordu:

“İktidar değiştiği için bugün haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makam henüz fiilen teşekkül etmemiştir. Yeni iktidar kuruluncaya kadar ve bu husustaki durum aydınlanıncaya kadar, açlık grevine fasıla vermenizi ısrarla rica ediyoruz.”

Sadun Aren, Güzin Dino, Melih Cevdet, Oktay Rifat, Cahit Sıtkı, Adnan Saygun, Bedri Rahmi, Vâlâ Nurettin gibi, arkadaşları da vardı imzacıların içinde.

Mehmet Fuat, “Nâzım Hikmet” kitabından alıntılayalım: “Gelen telgraflar yüzü aşmıştı. 19 Mayıs 1950 Cuma günü, vasisi Avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu, şairin başucunda, bunları birer birer açıp etkileyici bir duygusallıkla okurken, saat 17.03’te Nâzım Hikmet açlık grevine ara verdiğini bildirdi..”

14 Temmuz 1950’de çıkan af yasasıyla, bir gün sonra, dışarıya çıktı Nâzım.

Geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi vardı. Peşinden sivil polisler eksilmiyordu. Dünya Barış Kongresi’nin Varşova’da yapılan toplantısında Picasso, Neruda, Paul Robenson, Wanda Jekubowski ile birlikte barış ödülü alacaktı ama pasaport alması mümkün olmadı. Kitaplarını basmaya hiçbir yayınevi yanaşmadığı gibi bir de askerlik meselesi çıkmıştı karşısına. Oysa Heybeliada Bahriye Mektebi’ni 1918 yılında bitirmişti ve dönem arkadaşlarından hiçbiri er olarak çağırılmamıştı askere. Bütün girişimleri sonuçsuz kalan şair, Kadıköy Askerlik Şubesi Selimiye Askerlik Dairesi’nin emriyle 18 Haziran 1951’de Sivas’ın Zara ilçesindeki birliğine teslim olması için verilen on günlük iznini kullanmaya başladı. Şüphe yok, öldürülecekti.

Ayrıntılarına bir sonraki yazımızda gireceğimiz kaçış serüveni başladı böylece. 17 Haziran 1951 Pazar günü bir sürat motoruyla denize açılan Nâzım, bir daha geri dönmemek üzere Türkiye’den ayrıldı.

***

“Canı cehenneme” demişti, Zafer gazetesinde Nâzım’ın arkasından Ahmet Muhip Dranas. Türkiye’den nasıl çıktığına dair söylentiler çoğalıyordu gün geçtikçe. Bulgar ajanları Beykoz’daki Çiftekahveler önünden aldığı Nâzım’ı, ki kendisi tanınmamak için balıkçı kılığına girmişti,  Karadeniz’e kaçırmıştı. Sovyet diplomatların parmağı olmadan bu işi başarması mümkün değildi, onların resmi araçlarını kullanmıştı mutlaka. Hayır bu da değil! Tayfa kılığına girdiği Şile’de kayıkla denize açılmış, Rus tankerleri ya da Bulgar gemilerinden birine binerek kaçmıştı.

Bir ara Rus denizaltılarından biriyle kaçırıldığı da iddia edildi, evet. Bu meselenin aslı astarı ortaya çıkarılamadığı için basın bir zaman sonra Nâzım hakkında atıp tutmaya başladı. Çiçeği burnunda gazeteci Çetin Altan 5 Temmuz 1951 tarihli “Yeni Adam” dergisinde topa girdi. “Nâzım’ın bugün demirperde gerisinde votka çekerek verdiği nutuklar karaktersiz ruhunun, inançsız ifadelerinden başka bir şey değildir.” 

Neyse enseyi karartmayalım.

www.evrensel.net