Akademik yıl sona ererken


02 Haziran 2017 05:00

Bir akademik yılı daha geride bırakıyoruz. Kolay unutulacak bir yıl olmadı. En kıymetli meslektaşlarımız, arkadaşlarımız aramızdan kopartıldı. Birçokları sırada bekliyor. Yaşananlar üniversite koridorlarına öylesine büyük bir korku saldı ki aykırı sesler gitgide cılızlaştı. Temel görevi iktidar ideolojisini yeniden üretmekten ibaret bir üniversite modeliyle baş başa kaldık. Üniversitelerimizin durumu epeyce bir zamandır parlak değildi. Ama böylesini de daha önce yaşamamıştık. 

Sorun en tepeden başlıyor elbet. YÖK üyeleri, rektörler, öğretim üyelerinin atanmasında liyakat artık göz önüne dahi alınmazken, siyasi aidiyet tek kriter haline geliyor. Hal böyle olunca bir cemaatten boşalan kadroları başka cemaatler dolduruyor. Mekanizma siyasi kadrolaşma için büyük olanaklar sunarken, dışında kalanların varlığını sürdürme olanakları giderek daralıyor. Geçmişte merkezi sınavlar ile böylesi yapılanmaların engellenmeye çalışıldığı savunulmaktaydı. Bugün herkes kabul ediyor ki aslında bu sınavlar kadrolaşmanın hızlanmasında büyük işlev görmüş, Cemaatin örgütlenmekte zorlandığı alanlarda önünü açmış. Oysa muhalif basın bu sınavlarda yaşanan usulsüzlüğü en başından beri dile getirmekteydi.

Elbette üniversitelerin tepesinde yaşananlar belki de en çok öğrenciyi vuruyor. Akademi bir gün elbette bu boyunduruktan sıyrılıp ayaklarının üzerine basacaktır. Ama öğrenciler için bu kaybedilen yılların telafisi yok. Geçmişte iyi öğrencilerimiz akademide bir gelecek beklentisiyle derslerine sarılır, kendini geliştirmek için çaba sarf ederdi. Lisans eğitimi sırasında sivrilen, öne çıkan öğrenciler akademide yola devam ederdi. Liyakatin tümüyle devre dışı kaldığı bu sistemde öğrenciler derslerdeki performanslarının geleceklerine en ufak bir etki dahi etmeyeceğini yolun hemen başında görüyor. Onlar da çok geçmeden okulu ikinci plana atıp dışarıda beceri ve yeteneklerini geliştirerek iş bulmalarını kolaylaştıracak yeni arayışlara giriyorlar. Bu nedenle derslere katılım oranı her geçen gün daha da çarpıcı bir şekilde düşüyor. Gerçi, öğrencinin üçte biri derse gelse sığdıracak sınıfımız da yok. 

Bakmayın istihdam piyasasında güvencesizliğin iş yaşamında rekabeti geliştirip, etkinliği arttıracağı yönündeki safsatalara. Siz hiçbir fast food zincirine girdiğinizde üst düzey hizmet almayı bekler misiniz? İşin kalıcılığı, çalışanın önünü görebilmesi ve kariyer planlaması yapabilmesi sadece akademide değil her alanda performansı arttıracak en önemli etmendir. Bir akademisyen eğer bir daha vermeyeceği bir derse giriyorsa pek fazla vakit ayırmaz. Çünkü bilir ki ayırdığı vaktin kendisi için geri dönüşü yoktur. Olabildiğince kısa yoldan dersi toparlar. Öğrenci ise yüksek not aldığı sürece memnundur. 

Özel üniversitelerin yaygınlaşması ile birlikte akademide güvencesizlik de hızla yaygınlaştı. Bu okulların pek çoğunda inanılmaz bir personel sirkülasyonu var. Üç beş yıl içerisinde kadroların neredeyse tümü değişiyor. Tıpkı ne yediğimizi pek umursamadığımız sadece hızla yiyip çıkmak istediğimiz bir fast food restoranı gibi bu okulların misyonu da sadece en hızlı ve kolayca diploma tedarik etmek. Ne müşteri yediğiyle ilgileniyor, ne onlar sağladığı hizmetle. Öğrenicinin tek beklentisi bir an önce diplomayı alıp gitmek. Onlar da bu ihtiyaca karşılık veriyor, kimi üniversitelerin reklamlarında özellikle bu tema ön plana çıkarılıyor. 

Özel üniversitelerden başlayan bu çözülme giderek kamu üniversitelerine de yayılıyor. Daha önce 50d ile getirilmek istenen güvencesiz istihdam için YÖK yeni bir hamle yaptı. Hazırlanan yasa taslağında üniversitelerdeki araştırma görevlilerinin ancak beşte birinin bulunduğu üniversitede göreve devam edebileceği belirtiliyor. 

Geçmişte akademide iş güvenliğinin akademik performansa etkileri üzerine çok yazdım, çizdim. Bugün ise böylesi bir uygulamanın sonuçlarına dair çok fazla kafa yormaya gerek yok. Çünkü önümüzde örnekleri var.

www.evrensel.net