Kredi garanti fonu derde deva mı?


12 Mayıs 2017 04:30

Referandum sürecinde hükümet ekonomideki sıkışıklığı aşmak ve likiditeye ulaşımda sıkıntı yaşayan işletmelere kredi akışını kolaylaştırmak amacıyla Kredi Garanti Fonu’nu (KGF) devreye sokmuştu. Fonun amacı gereken teminatı gösteremediği için kredi olanaklarına erişimde sorun yaşayan KOBİ’lerin ve ihracatçı kesimin düşük faizli kredi olanaklarına erişimini sağlamaktı. Fonun büyüklüğü önce 20 milyar sonra 250 milyar TL’ye yükseltildi ve kredi piyasasındaki sıkışıklık önemli ölçüde aşıldı. 

Bu uygulama hem ucuz kredi olanaklarına kavuşan işletmelerin kredi talebini patlattı hem de büyüyen risk algısı nedeniyle kredi açmakta tedirginlik yaşayan bankaların elini rahatlattı. Kredi açma yarışına giren bankalar daha fazla mevduat çekebilmek için mevduat faizlerini yukarı çekti. Kimi bankalarda faizler yüzde 14’leri aştı. Verilen hazine garantisi banka bilançolarını büyük ölçüde toparlarken borsa endeksi de bankacılık sektöründeki gelişmelerin etkisiyle rekor üstüne rekor tazeledi.

O tarihten bu yana geçen yaklaşık bir buçuk aylık süre içinde 186 bin işletmeye verilen 137 milyarlık kredi karşılığında 122 milyar TL’lik kefalet sağlandığı belirtiliyor KGF tarafından. Verilen kefaletlerin krediye oranı yüzde 80 ile yüzde 100 arasında değişiyor. Kefalet üst limiti ise KOBİ’ler için 12 milyon TL  KOBİ dışı işletmeler için ise 200 milyon TL olarak belirlenmiş. Sağlanan kefaletlerin yüzde 55’inin yeni kredi, yüzde 43’ünün ek kredi olanağı olarak kullanıldığı, yüzde 2’si ile de halihazırda varolan kredi yükümlülüklerine teminat sağlandığı belirtiliyor. Hazine garantisi her banka için yüzde 7 ile sınırlandırılmış durumunda.  

KGF’nin şu an için kredi piyasalarındaki tıkanıklığın aşılmasında önemli rol oynadığı bir gerçek ama bu aşamada sorulması gereken belki de en önemli soru şu: Bu politika ne kadar sürdürülebilir? BDDK verilerine göre bankacılık sisteminde kredi mevduat oranı yüzde 118’ler seviyesinde seyrediyor. Bu oldukça yüksek bir oran. Dahası, son uygulama ile birlikte TL cinsinden kredi mevduat oranının ise yüzde 140’ların üzerine tırmandığı göze çarpıyor. 

Bir diğer sorun ise verilen kredilerin kalitesine ilişkin. Bankalar açtıkları kredinin batık riskini hazineye devrettikleri ölçüde kredi standartlarını gevşetiyorlar ki bu da ahlaki tehlike riskini arttırıyor. Son dönemde piyasalarda yaşanan ılımlı hava tersine döndüğünde halen yüzde 3.15-3.20 aralığında seyreden takipteki alacakların kredilere oranında sert bir tırmanış yaşanacaktır. Ve bu durumda oluşacak kamu zararı vatandaşa fatura edilecektir.

Bir diğer soru işareti ise kredilerin kullanım alanına ilişkin. Zira, bu krediler üretken yatırımlarda kullanılmadığı ölçüde geri dönüşünde sorun yaşanacaktır. Üretken yatırımların gerçekleşmesinin en önemli koşulu ise geleceğe dönük kar beklentileri. Beklentilerin olumsuz olduğu bir ortamda kredi maliyetlerini ne kadar aşağı çekerseniz çekin para üretime kaymıyor. Aksine spekülatif alanlara yönelerek varlık balonlarını büyütüyor. Konjonktürün daralma dönemlerinde yaşanacak krizin şiddetini arttırıyor. Bunu 2008 yılında yaşanan küresel krizde bir kez daha tecrübe ettik.

Geçtiğimiz haftalarda Habertürk gazetesinde yer bulan bir haber bankaların firma sahiplerine KGF kredisi kullanmaları yönünde telkinde bulunduğunu, kredilerin önemli bir bölümünün ise mevcut borçları yeniden yapılandırmakta ve lüks otomobil, arsa, ev alımı gibi harcamalarda kullanıldığını belirtmekteydi. Benzer şekilde KGF kredileri ile döviz alımının yaygınlığı üzerine haberler de medyaya yansıdı.  

Önümüzdeki aylarda kredi piyasalarındaki gelişmelerin üretime ve istihdama yansımalarını yakından takip edeceğiz. Keza, hükümetin bu hamlesi kısa vadede olumlu bir hava yaratacağı gibi uzun vadede daha büyük sorunları beraberinde getirecek gibi duruyor.

www.evrensel.net