Edebiyatımızda kavgalar


30 Nisan 2017 05:00

Uzun masalarda ya da iki şairin bir araya geldiği rakı sohbetlerinde dergi çıkarma fikri elbette hâlâ konuşuluyor. Bununla da kalmayıp zamanla yayıncılık sektörüne adım atılıyor aynı gece. Düşler, planlar, telefona sarılıp aramalar falan… 

Olmayan dergide ve yayınevinde hangi şairlerin yer alacağı, kimlere kapıların kapatılacağı, hangi imzaların öne çıkarılacağı da yatırılıyor masaya elbette. Husumete varan ayrıntılar dökülüyor orta yere. “O gelirse ben gelmem.” “O yazarsa ben yazmam.” “ O konuşursa ben dinlemem.”  

“Bizdeki yazar çatışmaları dünyanın en komik olayıdır ve hemen hepsinin özeti şudur:

- Ben daha iyi, daha büyük, daha akıllı, daha dürüst yazarım. O yazar ise benden daha kötü, daha küçük, daha akılsız, daha az dürüsttür.

Bu kadar basit bir esnafça cümle için sütunlar ayrılır, tefrikalar döktürülür. Arka arkaya tumturaklı cümleler patlatılır.”

Çetin Altan, 17 Mart 1961 tarihinde Milliyet’te yazmış yukarıdaki satırları. Emin Karaca, Nisan 2017 tarihinde Kibele Yayınları’ndan çıkan,Türk Edebiyatında Kavga “En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!” adlı yeni kitabında belgeleriyle 1860’lardan 1950’lere kadar süren “kalem kavgaları”nı konu edinmiş. Öğrendiğimize göre de Şinasi, Tasfir-i Efkâr’da Ruzname’i Ceride-i Havadis yazarlarından Said Bey ile 1864’te dört ay süren bir tartışmaya girişmiş ki, edebi tartışma tarihimizin başlangıcı olarak bunu kabul ediyor Emin Karaca.

Zamanın öncesinde Namık Kemal’in ibret verici kalem kavgalarına girdiği muhakkak. Halid Ziya’nın Muallim Naci’yle kini bir başka yazı konusu bile olabilir hatta. Batı klasiklerini çevirip çevirmeme meselesi üzerinde buruluyor uzun süre. “Lastik Said” adıyla anılan Kemalpaşazâde Said çevirilerin başarı sınırları üzerinde duruyor, zararları hakkında yazıp çiziyordu daha ziyade. Zamanında Ahmet Mithad’la aralarında geçen olayları da abartıp hicivler yazmışlığı var. Ahmet Mithad ise klasikleri edebiyatın olgunluk dönemi ürünleri olarak kabul ediyor, böylesi eserleri yazabilecek durumda olmadığımızın altını çizip çare olarak da çeviriyi öneriyor. Dem tutan husumet ve fikir ayrılığı sonucu Ahmet Mithad, Lastik Said’i Babıâli’de yakalayarak, meşhur bastonuyla dövüyor.

Nâzım ile Peyami Safa arasında geçen “kalem kavgaları” başlı başına ayrı bir yazı konusu, Tevfik Fikret ile Mehmet Akif de aynı biçimde. Sonraki zaman da alacaklı olsun yazıdan. 

Kıyaslamak bir yana Peyami Safa (Ce.He.Pe)ye Müşavir olunca Necip Fazıl, “Büyük Doğu” dergisinde kaleme sarıldı. Ortaya dökülen kirli çamaşırlar, kim kimden ne kadar para almış, kim kimin piyesini çalmış, mahkemelerde kim barışmak için dilekçeler vermiş,  kim kimi etkisi altına alarak özürler diletmiş anlatılır gibi değil. Cemal Hüsnü 1000 adet Büyük Doğu dergisi satın almış, peşin parayla hem de; Peyami Safa ayrı telden yükleniyor meseleye, Necip Fazıl ayrı telden masum kılmaya çalışıyor kendini. “… anadan doğma şair İsmail Safa’nın anadan doğma nasipsiz oğlu Peyami” için sayfalar dolusu yükleniyor Necip Fazıl. Onu dergisinde yazmak için kendi davet etmemiş gibi, bundan dolayı etrafında küskünlük yaratmamış gibi saldırıyor “Cingöz Recai”ye. Herkes kendi tanık adlarıyla haklılığını ve kudretini kanıtlamaya çalışıyor.

Halit Fahri 25 Ağustos 1939 tarihli Son Posta gazetesinde Nurullah Ataç’la cenk etmek için çekiyor kalemini. “Baykuş” adlı piyesini eleştiren ve “yirmi sene evvele aid bir hatıra” diye yazan Ataç için “Nurullah Ataç Nesin? Edebiyatın Eli Baltalısı mı?” diye soruyor ve şu cümlelerle bağlıyor yazısını: “… Allah senin elinde bizim kadar tenkide de acısın ve içine başka bir ilham versin de onunla uğraşasın. Türk edebiyatını senin baltandan kurtarmak için başka ne dua edelim?”

Nurullah Ataç’ın çilesi bununla biter mi? Bazı şiirlerini eleştirdiği için “onu nerede görsem döveceğim” demeye başlamıştı Melih Cevdet. Nitekim Oktay Rifat ile Melih Cevdet, Ankara’da İzmir Caddesi’nde kıstırdıkları Nurullah Ataç’ı tekme tokat dövdüler. Üstünden zaman geçti, Melih Cevdet’in eşini pek sevdiği için dayanamayıp evlerine gitti Nurullah Ataç. “Sen bir de benim evime mi geliyorsun?” diye Nurullah Ataç’ı bir kez daha dövdü Melih Cevdet.

Melih Cevdet gurbette, Paris sokaklarında Çetin Altan’la karşılaştığında birikmiş öfkeyle birbirlerinin boğazına sarılarak boğuşmuşlardı. “Buna ‘kavga’dan ziyade ‘dövüş’ demek daha doğru olur.” diyor kitabında Emin Karaca.

Kitabın içindeki belgelerden, 7 Kasım 1938 tarihli Akşam gazetesinden aktaralım yazının son sille tokat dövüşünü. 

İsmail Habip Sevük ile yakın zamanda arkadaş olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Beyoğlu’nda bir lokantada karşılaşırlar. İsmail Habip’in “Edebi Yeniliğimiz” kitabı o günlerde çıkmıştır. Ahmet Hamdi, kendisinin kitaba neden alınmadığını sorusuna, İsmail Habip “Kitaba geçecek eseriniz olsaydı, sizden de bahsederdim,” yanıtını verince münakaşa kavgaya dönüşür ve sağlamından bir tokat yer Ahmet Hamdi. O gece atılan tokat gazetelere taşınır, karikatürlere konu olur ikilinin kavgası.

1950 yılına kadar nasiplendik Emin Karaca’nın yeni kitabından. “Türk Edebiyatında Kavga”nın 1950-2010 yılları arasını konu edinecek 2. cildini okumak için fazla beklemesek bari…

www.evrensel.net