Bas parayı, basalım kitabı!


16 Nisan 2017 04:52

Remzi  Kitabevi’nden, koltuğunun altında yeni kitabının dosyasıyla çıkarken içinde bir ferahlık vardı olmasına ya bir yandan da yazmanın “kötü kaderi” üzerine düşünüyordu Muzaffer Buyrukçu. Yıllardır üzerine çalıştığı “Kavga” adlı yeni dosyasını hemen oracıkta çöpe atmayı, bir daha kaleme ve kâğıda elini sürmemeyi düşünüyordu. Yazdıklarını yayımlatamadıktan sonra yazmanın, gece sabahlara kadar çalışmanın, yazının ıstırabını çekmenin ne anlamı vardı?

“Yeni Türk Hikâyecileri” başlıklı bir seri hazırlayan Remzi Kitabevi, Orhan Kemal aracılığıyla Muzaffer Buyrukçu’dan da bir dosya istemişti. Yarısı yazılmış bir dosya vardı elinde Buyrukçu’nun. Yeni dosyasında bazı hikâyeleri dergilerde yayımlamış ve oldukça ilgi görmüştü. Büyük bir yayınevi kendisinden yayımlamak üzere dosya istemişti, yazarın keyfine diyecek yoktu. Bir zarfın içine özenle koyduğu hikâyelerini Remzi Kitabevi’ne götürdü. Remzi Bey, üç ay sonra gelmesini, basım tarihini, esasları ve ayrıntıları üç ay sonra konuşacaklarını söyledi. Dört ay sonra yayınevine gitti Buyrukçu, “basılacak” dediler kendisine. 

Yeni kitabının olup olmadığını soran arkadaşlarına “Remzi’de var bir kitabım, bekliyorum.” yanıtını veriyordu.  Altı ay geçti, olumsuz bir yanıt alma korkusuyla yayınevine gitmeyi sürekli erteliyordu Buyrukçu. Arada Remzi Bey ya da yayınevi çalışanlarıyla karşılaşıyor ve selamlaşıyorlardı ama kimse kitabı hakkında ona tek cümle kurmuyordu. Araya hayli zaman girdi, içinde biriken utancı yenmeye çalışarak tekrar gitti yayınevine, “Üç ay sonra gelin, şimdi okul kitapları hazırlıyoruz.” yanıtını aldı bu defa. Artık atlatıldığına emindi. O sırada peş peşe kitaplar yayımlıyordu Remzi Kitabevi. Aylar sonra yayınevine tekrar gidip üzerinde çalışacağını söyleyerek dosyayı geri aldı, onlarda duracağına kendinde dursundu. 

Oluş Yayınevi talip oldu “Kavga” dosyasına. Yeni bir olanak bulduğu için seviniyordu yazar. Hatta beş yüz lira avans bile aldı. Eli kulağındaydı yeni kitabın ama öyle olmadı. Yayınevi iflas etti.

Yeditepe Yayınları’nın sahibi Hüsamettin Bozok arkadaşıydı Buyrukçu’nun. Koltuğunun altına kıstırdığı “Kavga”yı yayımlanır umuduyla arkadaşına götürdüğünde yanında Cemal Süreya da vardı. Dosyayı uzun buldu Bozok. Üç dört hikâyeyi bir araya getirmeyi teklif etti ama basmadan önce bazı şartları da vardı. Hiç olmazsa masrafın yarısını Buyrukçu’nun ödemesini, kitap satıldıktan sonra parasını geri alacağını söyledi yayıncı. 

“Param yok.” dedi Buyrukçu.

“Benim de durumum iyi değil… Sonra hikâye kitapları da satmıyor.” yanıtını verdi Hüsamettin Bozok.

Zaman geçiyor, kitabı bastırma umudu gittikçe tükeniyordu Buyrukçu’nun. Akşamlardan bir akşam May Yayınları’na uğradı. Londra’da olan yayınevi sahibi Mehmet Ali Yalçın adına işleri yürüten Tanju Cılızoğlu istedi dosyayı. Patronu ikna edip kitabın basılması için elinden geleni yapacaktı. 400-500 sayfalık hikâyeler için üç bin lira telif istiyordu Buyrukçu. Londra’dan dönen Mehmet Ali Yalçın hem sayfa sayısını hem de istenilen parayı çok buldu. Ne de olsa hikâye kitapları satmıyordu ama arada öteki kitaplarla kaynar giderdi nasılsa. 100 bilemedin 120 sayfalık bir kitap üzerinden telif konuşulabilirdi belki. Aylar geçmesine rağmen May Yayınları’ndan da ses çıkmadı. Ha basıldı, ha basılacak derken oradan da dosyayı aldı Buyrukçu. May’dan çıkarken de dosyayı yırtıp çöpe atmak, yayınevlerinin alayını sunturlu küfürler savurmak ve “Cağaloğlu” denen bu cangıla bir daha uğramamak üzere çekip gitme planları yaptı ama bu da olmadı.

Cengiz Tuncer girdi işin içine. “Ben hemen basarım.” dedi. Dosyanın sayfa sayısından ürkmeyen Cengiz Tuncer yakında Moskova’ya gideceği için işleri ortağı Aydın Emeç takip edecekti. Telif meselesini Tuncer’in Moskova dönüşü konuşacaklardı. Yine aylar geçti ama ne arayan ne de soran vardı Buyrukçu’yu. 

O sırada Tarık Dursun aradı yazarımızı, dosyasını Set Yayınevi’nde basacağını söyledi telefonda. Yalnız onun da bir şartı vardı ve kitabın giderlerini yayınevinin değil, yazarın karşılamasını istiyordu. “Hadi yahu sen de.” dedi Buyrukçu telefonun diğer ucundaki Tarık Dursun’a. “Bin yıl çekmecede beklese bile böyle bir işe girmem.” Israr etti Tarık Dursun, “Düşün yine de sen, kitapları kimse basmıyor, bir yerden para bul.”

Kendisiyle iletişim kurmamalarına rağmen Aydın Emeç’ten olumlu bir yanıt bekliyordu, bir yerde oldu gözüyle bakıyordu kitabın basılmasına Buyrukçu. Bir gün Habora Yayınevi’ne uğradı. “Aydın Emeç geldi, sizin hikâyelerinizi bana bıraktı. Şimdilik yayın yapmayacaklarmış galiba.” dedi Bülent Habora ve ekledi, “Ben basarım.”

“Kavga”nın basım serüveni 4-5 yıl sürdü ve nihayet Habora Yayınları’ndan 1968 yılında çıktı kitap. Ayrıntısına, 12 Şubat 2017 tarihinde yine Evrensel Pazar’da yayımlanan, “Orhan Kemal: Yalova Kaymakamı” başlıklı yazımda değinmiştim, aynı yıl Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü “Kavga”.

***

Aradan 50 yıl geçti aynı duyarsızlık devam ediyor birçok yayınevinde. Nice yazar ve şairi kitabını para karşılığında basmak için sırada bekliyor. İneğini satan mı dersiniz, kredi çeken mi, kaynananın kefen parasına göz diken mi?

Hamiş: Hikâyenin tamamı için Papirüs, sayı 20, Muzaffer Buyrukçu “Bir Kitabın Serüveni” başlıklı yazı okunabilir. Burada yazdıklarımız da yazının geniş bir özetinden ibarettir. 

www.evrensel.net