Radyoyu açabilirim artık


05 Mart 2017 04:54

Akşamın sesi sızmış sokağa. Olmadığımız yerde mutluymuşuz. İmge köksüz bir bağlaçmış göğe. Telaşın sızmadığı yerdeymişiz.

Dağlara bakıp içlendiğimizi söylüyormuş şarkılar. İçten içe susmanın adımlarıyla dolaşıyormuşuz zeytinin saçlarında. Yokmuş ve hiç olmamış, evet hiç olmamış avuntusuz acılarımız. Aynada yüzümüze değil birbirimizin gözlerine bakmışız.

Kimin nerede, kime ve ne zaman kırıldığına dair hiçbir fikri yokmuş takvimlerin.

Hayır, ben Kadıköy’de değildim ve acının feriştahını üflemiyordu klarnetine esmer adamlar. İncire bakıp şaşırdığım yerde değildim.

Bir avuç elmas yutmuş sözcükler bekliyormuş sırasını. Buğday tarlaları denize benziyormuş orada. Rüzgârda başağa değmenin saadeti. Gidecek olsan yolun ısrarı yok, iddiası bile yok uzun olmakta. Her yere yetişmenin sakinliği “bazen sarı ve mor şeylerin birlikte geldiği”ni fısıldıyormuş masadakilere.

Orada zamanın saçlarına şarkılar konarken, “çınlamaya yanağımı dayarım” diye söze başlıyormuş şair. Yokmuş ve hasetten nasibini almamış çiçekler.

Bir balkonun serinliğinde, bir avlunun değil bir balkonun serinliğinde, akşama yakalanan kuşlara hayret ederek bakıyormuşuz göğe. Komşunun haylaz köpeklerinden şikâyet etmek aklımıza gelmiyormuş. Zamanın kentleri soluk alıp veriyormuş önümüzdeki masada. Eriyen dondurmaya bakıp çay yudumluyormuşum ben. Çay dediysem siz mucize anlayın. 

Konya’nın bitimsiz sabahlarından ve Ankara’nın ayaz akşamlarından konuşuyormuşuz. Gençliğin delişmenliğinde biriken ne varsa oradaymış. “karbonmonoksit üzerine yemin ederim” diye söze devam ediyormuş şair.

Olmadık yollardan ve boş çerçevelerden gelmişim. Geride kalan “omuzdan sarkan el/ çok ayıp etmek/ iade ve ek hizmetler/ hepsi civadan” şeyler anlatıyormuşum. Kediler mutluymuş üst katta. Biraz yağmur yağsa göğerecekmiş kuytuda mantar.

Yok ben Taksim’in arka sokaklarında külüstür bir meyhanede değilmişim ve garson “hayırdır, niye geldiniz bizim muhite” diye hayretle bakmıyormuş gözlerime. 

Uzaktaymışız. Uzakta olmanın bütün sabahlarını üzümle sınadığımız yerde başlıyormuş konuşmak. Ben kuzulardan ve tezekten bahsederken, trenden ve yemekli vagonda rakı içmekten bahsederken ben, olmadık adamların bıçkın anılarını damıtırken uzağın huzuruna sığınmışım. “gerekli tefriki yapmış bir rüyayı/ kule sanmaktan kanatlarım sanmaktan/ sayıklamaktan bu ne biçim rüya demekten” geliyormuşum.

Herkes adını koymuş masaya ben iki eksikmişim. Benden başka herkesin üç, evet rakamla da 3, kimliği varmış. Benden başka kimsenin vatanı yokmuş gibi konuşuyorduk ve mülteci kederi taşımıyordu kimse. Keten bir gömlek varmış üstümde, bej ve hâkim yaka. Belinde bir ütü yanığı. Karaciğerime doğru bir yerde. Yok içkiden bahsetmiyorum. İçmeyi gerektirecek herhangi bir ayrıntı geçmedi şimdilik. 

Ellerime bakıp şaşırıyormuşum ve “taşıma akdi kesinleşen bir kutsal karasinek” sessizliğin huzurunda kanat çırpıyormuş. Konumuz İstanbul değil. Bir ikindinin sayıklamaları da değil konumuz. Doğranmış ekmeğin sıcaklığı ve unutulmazlığı olabilir belki. Şaşkınlığım bitmiyormuş, ellerime bakmam bitmiyormuş, eve dönme isteğim her gün biraz daha erteliyormuş kendini.

Bir balkonun akşamında oturup şiir üzerine konuşuyormuşuz ve benim üstümde uzaktan getirdiğim keten gömlek yokmuş. Karanlık sezdirmeden, usulünce ve şımarmadan iniyormuş zamanın hançerine. Hayır müzik yokmuş fonda. Ateşböceklerinin ışıltısından bahsetmiyorum bile.

“benden bir bahçe yap,/ bizonu kucakladım/ kıydım oralarıma ağır kürkler içinde/ ağzımdan sesler koptu/ lale sümbül devrildi/ bir mesel böyle bitti/ hörgücümün içinde” dizeleri aklımın ucundan bile geçmiyormuş. Boş defterlere dizdiğim sözcükler koşaradım cümle olma hevesiyle yarışıyormuş. 

Bir saadeti soluyormuşuz. Dağınık kahvaltı masaları masal biriktiriyormuş daha. Kendini uçuruma tamamlıyormuş kalp. Sızılı boşluğa hazırlanıyormuş.

***

Bir şey demedim aslında; Emel Kaya yeni kitabı Veba Sütunu’nda çağrıştırdı bütün bunları bana. Suskun bir sokağın gri masasında kendini harmanlayan bu yazıdaki bütün alıntılar onun kitabından. Martıların sessizliğe uçtuğu yerde, göl sakinliğinde üstelik.

“şükürler olsun düştüm! Kavmim buna şahittir. Kurtuldum nefesin ve sözün yükünden.”

Kaç zamandır baharın adresini sormamışım kimseye. Ne yola çıkmak için özlediğim istasyonlar, ne konakladığım gece yarıları ne de yaprakları arasında gül kurutulan defterler yanıt verebilir içimdeki kuraklığa.

Ama işte sözcükler, boynu bükük zamanların en yaman tanıkları, gelip dayanıyor kapısına insanın. Gidecek yeri olmayınca sözcüklere ve zamana sığınıyor insan. Acının ve ihmalin sultası kamçılıyor suyu.

Şimdi gidip mürekkep çekebilirim dolmakalemime. Radyoyu açabilirim artık.

www.evrensel.net