Postal ve cübbe: Utanç veya kıvanç tablosu


17 Şubat 2017 04:30

Gölgeden güneşe doğru yaklaşıyoruz. Şubatın biraz ayaza çeken bir günündeyiz. Gölgeler soğuk, güneş ışıkları tatlı bir sıcaklık veriyor öğle havasına. Adana’da Çukurova Üniversitesi İletişim ve Hukuk Fakültesi binası önü. Niyeyse böyle anlarda ağaçlar, kuşlar, kaldırım taşları, fakülte binası, kapılar… hepsi ayrı birer daha derin anlamlar kazanıyor. Anlam ve duygu yoğunlaşması sızıyor her delikten. Ağaçların dalları arasından sızan güneş ışıkları, enerji kaynağı olmanın ötesinde daha çok metaforik ve ironik nitelikler kazanıyor.
Duygularda yaşanmışlıklar, yaşananlar, yaşanacaklar aynı anda kesişiyor. An artık kalıcı hale geliyor, kendi geçmişinde hem özeli hem geneli, dahası geleceği barındırıyor.

Doç. Dr. Esengül Ayyıldız, Yrd. Doç. Dr. Taylan Koç, Yrd. Doç. Dr. Jale Özata Dirlikyapan… Bir gece yarısı KHK’si ile fakülte kapısının dışına konuluyor.

Çukurova Öğretim Elemanları Derneği Başkanı Prof. Dr. Haydar Şengül, üniversite bu imtihandan çıkamadı, çoraklaşan bir havzadayız bilim adına bugün diyor. Arkadaşlarımız dönecek elbet bir gün.

Eğitim Sen Şube Başkanı, kendisi de diğer yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu ile birlikte KHK’den ihraç Ahmet Karagöz, üniversitelerin yok edildiğini söylüyor, döndüreceğiz bu devranı tersine, diyor. 

Devran dönecek de ne zaman ve nasıl? Kim döndürecek bu devranı?

Revolution, geriye döndürme, ikinci, üçüncü, dördüncü döndürme, daha kaç kez gideceğiz, daha kaç kez döndüreceğiz?
Dünya her gün güneşe bir dönüyor, aynı hızla karanlığa geceye de dönüyor. Dönen aynı dünya, döndüğü için hem karanlık hem aydınlık oluyor. Bunda bir giz, sır yok.

Sosyal olayların neye döndüğü önemli, bilime akla mı dönüyor, insana, topluma, yaşama, doğaya mı dönüyor, başka şeylere, teşne oluyor veya techne’ye mi dönüyor? 

Özellikle de tek tanrılı dinler kendinden başka dönüş formu tanımıyor. Üniversitelerimiz, okullarımız, bir yerlere dönüyor ama son süreçte bu daha çok skolastik bir dönüşüme denk geliyor; çocuklara, yaşama, insana, doğaya doğru dönmediği, bunlara ters döndüğü söylenebilir. Tersten dönerek uygarlığa toslayacak.

Gümmmmmmmmm!

Yeniden bilimin, aklın, sanatın, etiğin kılavuzluğuna sığınmak zorunda kalacak. Bunlar da tümden güvenli limanlar değil ama bunlardan daha güvenli bir liman da yok. En güvenlisi ise eleştirel bir bakışı hep korumak.

Ankara’da Cebeci’de hocalar cübbelerinden özerkleştiler, polis de çiğnedi geçti cübbeleri. Cübbelerin sembolik bir anlamı olabilir ama pratikte bir karşılığı yok. Çiğneyip birileri geçebiliyor.

Buradaki ana anlam cübbeyi kimin taşıdığı ve kimin cübbeyi çiğnediği olabilir. Burada bilimin, adaletin otorite karşısındaki önü iliksiz cübbesi gidiyor, polisin postalı ve diyanetin sarığı öne çıkıyor.

Çukurova’da bir avuç akademisyen ceplerinden çıkardıkları kalemlerini gösteriyor: Bizim bundan başka bir aracımız yok, bundan başka bir gücümüz de yok, bütün top tank silahlar sizin olsun. Bize kalem yeter. Bütün savaş ve silahları kalemle yeneceğiz.

İbn Haldun, medeniyetlerin kuruluş ve çöküş dönümlerinde silah erbabının öne çıktığını belirtiyordu, yükseliş dönemlerinde ise kalem erbabının.

Silahlar öne çıkmış, o açık da kuruluş dönemi olmadığına göre çöküş dönemindeyiz demektir. Hem de sadece bizim değil Paris’ten New York’a bütün dünyanın zorlandığı bir çöküş dönemindeyiz.

Yükseliş dönemlerinde kalem erbabı öne çıkacak yeniden. Revolution. Yeniden olumlu olana dönüşüm. 
Yani devrim.

Kalem çağına geçtiğimizde yeniden uygarlık kazanacak. Barbarlık kendi barbarlığına mahkum olacak.

Dönem zor ve barbarlık dönemi. Cübbelerini postalların altına seriyor mülkiyeliler.

Kalemlerini çıkarıyor bir avuç Çukurovalı, yeniden yazının yükselmesini diliyorlar.

Jale Özata Dirlikyapan’ın diliyle bu bir “Kabuğunu Kıran Hikâye”. Veya Jale’nin M. Jockers’ten aktarımıyla bütün romanlar “İnsanın uyuya düşüşü” ve “İnsanın kuyudan çıkışıyla” ilgili bulunuyor.

Kömür tozu yazıya dönüşüyor, bir avuç insan kalemlerini gösteriyor fakültenin önü sıra, bir otobüs dolusu polis seyrediyor. 

Kıvanç ve utanç birlikte yaşanıyor Çukurova’da ve Türkiye üniversitelerinde. Acaba rektör beyler, YÖK Başkanı Bey, bakanı Başbakanı, Cumhurbaşkanı bu duruma yol açmaktan dolayı, bizatihi yapıcısı olmaktan dolayı kıvanç mı duymuş veya utanmışlar mıdır? Bu kıvanç veya utanç tablosu bizatihi onların yükseldiği, aynı zamanda battığı an ve yer midir?

Devrimler yakındır.

www.evrensel.net
ETİKETLER Adnan Gümüş

0 yorum yapılmış

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.