Varlık Fonu ile ne amaçlanıyor?


10 Şubat 2017 04:54

Varlık fonlarının geçmişi oldukça eskilere dayanıyor. Ama yaygınlaşması 2000’lerde gerçekleşti. Petrol, doğal gaz, altın, bakır gibi doğal kaynak zengini ülkeler ellerindeki bütçe fazlasını emtia fiyatlarındaki sert dalgalanmalara karşılık farklı alanlarda değerlendirme arayışına girdiler. Kısa süre içerisinde bunlara büyük ihracat fazlası veren Çin gibi Asya ülkeleri de eklendi. 2001 krizi sonrasında doların diğer para birimleri karşısında yaşadığı gerileme geleneksel olarak elde tutulan dolar cinsi varlıkların (hazine tahvilleri başta olmak üzere) dışında bu kaynakları değerlendirme arayışını tetikledi. Oluşturulan kamu otoritesine bağlı ama kamu düzenlemelerinin dışında hareket edebilen fonlar aracılığıyla farklı ülkelerdeki limanlardan, bankalara, teknoloji şirketlerinden, savunma sanayine, otellere, gökdelenlere pek çok alanda yatırım yapıldı. 

Türkiye’de kurulan Varlık Fonuna gelirsek kafalardaki en temel soru şu? Biz kronik cari açık sorunu olan bir ülkeyiz, bütçe fazlası da söz konusu değil. Bu ülkelerin aksine büyük bir dış borç stokunun  üzerinde oturuyoruz. Kısacası bizim elimizde değerlendirilmesi gereken bir kaynak fazlası değil, bir türlü doyurulamayan bir kaynak açığı var. Peki bizde neden böyle bir arayışa girildi? Hükümetten henüz tatmin edici bir açıklama gelmiş değil. Geleceğini de sanmıyorum. Sinerji yaratmak vs. gibi son dönemin popüler kavramları ile laf kalabalığı yapılıyor. 

Öncelikle şunu belirtmek lazım kamuya yeni bir kaynak yaratılmış değil. Hazineden Fona yapılan kaynak transferi ile gelir kaynakları bir cepten alınıp diğerine konuluyor. Böylece Fona kaynak aktarılırken bütçenin gelir kalemleri geriliyor. Burada önemli olan, Fona aktarılan gelir kalemlerinin kullanımı Sayıştay denetiminden muaf hale geliyor, Meclis onayı devre dışı bırakılıyor. Fon üzerinden yandaş sermaye gruplarına kaynak transferinin önü açılıyor.  

Fonun ana işlevi ise muhtemelen gelir kaynakları menkul kıymetleştirilerek yaratılacak  tahviller ve sukuk gibi İslami finans enstrümanları aracılığıyla içeride yapılacak projeler için finansman sağlanması olacak. Kısacası bu Fon diğer örneklerinin aksine eldeki kaynak fazlasını değerlendirmekten ziyade eldeki kıymetli varlıklar doğrudan teminat gösterilerek dış finansman sağlamak üzere kurulmuş. Niyet, borç yükünü azaltmaktan ziyade bütçe dışına taşımak.  Bu arada da ülkenin en kıymetli varlıklarının rehine verilmesi. 

Bu yaşanmamış bir tecrübe değil. Geçmişte Osmanlı da Kırım Savaşı sonrası girdiği borçlanma dalgasında ülkenin en likit ve en kıymetli varlıklarını (Mısır ve Kıbrıs’ın vergi gelirleri, tuz ve tütün tekelleri, balık, alkol, damga vergisi, bazı bölgelerin ipek vergisi ve gümrük vergileri gibi) teminat göstererek dışarıdan finansman sağlama yoluna gitmişti. Genel bütçe gelirleri üzerinden borçlanmak yatırımcılar açısından daha riskli kabul edildiği için bu yolla daha düşük faizle borçlanma olanağı yakalanmıştı. Ne var ki, teminat gösterilen cazip varlıklar kolay tükendi. Genel bütçe gelirlerine dayalı borçlanma çabaları ise ya karşılıksız kaldı ya da çok yüksek faizlerle gerçekleşti. Nihayetinde iş 1881 yılında kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi aracılığıyla yabancı alacaklıların teminat gösterilen gelir kaynaklarının idaresini doğrudan ele almalarıyla sonuçlandı. Osmanlı da 1881 sonrasındaki borçlanmasını genelde Düyun-u Umumiye üzerinden gerçekleştirdi. Bilinenin aksine çoğu zaman Düyun-u Umumiye Konseyi üyelerinin itirazlarına karşılık kendi imkanlarıyla borçlanmakta zorlanan hükümetin ısrarlarıyla idareye yeni kaynaklar transfer edildi. İki başlı bir hazine yapısı ortaya çıktı.

Bizim öğrenciliğimizde Osmanlı tarihinin Kanuni sonrası dönemini pek sevmezdik. Hocalar da hızlıca geçerdi o bölümü. Bugün ülkeyi yönetenler de o bölümü atlamış anlaşılan. Yoksa borç yiğidin kamçısıdır şiarıyla çıkılan yolda bir ülkenin nasıl iflasa sürüklendiğinden az da olsa ibret alırlardı. Osmanlı’nın borcunu uzun yıllar ödeyen cumhuriyet kuşağı bu borçlarla yapılan ihtişamlı saraylara baktığında ne düşünüyorsa gelecek kuşaklar da Cumhurbaşkanı’nın Sarayı’na baktığında aynı şeyi düşünecekler. 

***

Son KHK ile pek çok kıymetli akademisyen arkadaşımız meslekten ihraç edildi. Geride kalanlar da yeni KHK için gün sayıyor. Pek yakında muhalif akademisyenlerin tümüyle ayıklandığı bir üniversite profili ile karşılaşacağız. Okullarımızda da durum farklı değil. Eğitim sistemindeki artık en temel hukuk ilkelerini dahi gözetmeyen bu militan kadrolaşmaya seyirci kaldığımız sürece geleceğimizi de yitireceğiz. 

www.evrensel.net