Azami özsaygı, asgari taviz


11 Ocak 2017 05:00

Evrensel’in dünkü sabah gündem toplantısındayız. Günün konusu, AKP’nin MHP’yi de yanına alarak getirdiği ve başkanlığa geçişi amaçlayan Anayasa değişikliği teklifinin TBMM Genel Kurulu’ndaki ilk gün görüşmelerinde yaşanan şaşkınlık verici manzaralar.

Haber Müdürümüz, “Artık ‘Sana mı soracağım lan’ dönemindeyiz” diyerek söze giriyor.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, gizli oy kuralına aykırı davranıp, açık oy kullanmasına tepki gösteren milletvekillerine “Sana mı soracağım lan” diye bağırması bir süredir OHAL’e dayalı kanun hükmündeki kararnamelerle kendini dayatan yönetme tarzının, artık bir rejim gerçekliğine dönüşmesi tehlikesinin çok çarpıcı bir özeti oldu.

Haber Müdürümüzün bu sözü karşısında bir başka arkadaşımız “Faşizmin bile kuralları var. ‘Sana mı soracağım lan’ anlayışı onu da aşmaya aday” mealinde bir tepki verdi. Onun üzerine yazıişlerinden bir arkadaşımız da, “Faşizm sonuçta kapitalist dönemin, modern zamanların bir ürünü. Bunları anlamak, tanımlamak için daha da gerilere gitmek gerekiyor” dedi.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 1988 yılında Siyaset Bilimi dersimize giren hocam Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı da- ardından kendisini suikast sonucu kaybetmiştik, saygı ile anıyorum- bir dersin girişinde şöyle demişti: “Kanun hükmünde kararnamelerle yönetilmek faşizmden bile kötüdür. Çünkü faşizmin de kuralları vardır. Bilirsiniz ve ona göre davranırsınız. Ama kanun hükmünde kararnamelerle, belirsizliklerle, keyfiyetle yönetilmek, bir sabah uyandığınızda suçunuzun ne olduğunu dahi bilmeden siz uyuduğunuzda çıkmış bir kararname ile tutuklanabilmeniz demektir.”

‘Sana mı soracağım lan’ anlayışı tam da budur!

Dün, aynı zamanda 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ydü. Peki gazeteciler, bu anayasa değişikliğine giderken ne durumdalar? ‘Ben Gazeteciyim’ inisiyatifinin Pazar günü hariç her akşam düzenli olarak yayınladığı ‘Basına Baskıda Bugün’ bülteni bu soruya dün şu yanıtı veriyordu: ‘En az 77 en çok 145 gazeteci cezaevinde, 6 gazeteci gözaltında, >160 medya kapalı, yüzlerce basın kartı iptal.’

Bu arada, merak edenler için, cezaevindeki gazeteci sayıları arasındaki farklılığa dair bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Farklı basın örgütleri, bu konuda farklı kriterler uyguluyor. Örneğin bazıları dağıtımcıları bu sayının dışında ayrıca belirtiyor. ‘Ben Gazeteciyim’ inisiyatifi de, bu ve benzeri farklılıkları da gözeterek kaynaklarına link vererek ayrıca atıf yapıp, güvenirlilik açısından verilerini bu biçimde yayınlıyor.

Bu yazıyı yazmadan bir gün önce CHP’nin gazeteci kökenli milletvekili Barış Yarkadaş ile telefon ile görüştüm. Bugün itibariyle gözaltındaki süreleri 17 günü dolduran meslektaşlarımızın durumlarına dair sohbet ettik. Yarkadaş, bu süreci yakından takip etmeye çalıştıklarını belirttikten sonra, kendisinin de gözaltı süresinin daha da uzayabileceğinden endişe ettiğini söyledi.

Bu arada, Berat Albayrak’a ait maillerin haberleştirilmesi nedeniyle gözaltında olduklarını iktidara yakın yayın organlarının haberlerinden öğrendiğimiz gözaltındaki 6 meslektaşlarımıza dair gazeteciler arasında ifade edilen bir cümleyi de aktarayım: “Bu gözaltı operasyonu Berat Albayrak’ın hatırı için gerçekleştirildi.”

Evet mesleğimizin yeni anayasa değişikliğine giderken ve 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günün’ndeki durumu ne yazık ki böyle.

Diğer alanlarda da durumun farklı olmadığı biliniyor. Barış diyen akademisyenlerin ihraç edildiği, seçilmişlerin hapsedildiği bir Türkiye tablosu ile iktidarın Türkiye’nin ‘demokrasi’ sorunlarını çözeceğini iddia ettiği bir anayasa değişikliğine doğru gidiyoruz. İlk gün, Meclisin önünde buna itiraz etmek için toplananların üzerine de köpek salmak için hazır bekleyen bir polis ordusu vardı.

Bu manzara karşısında alınabilecek tutumun ne olabileceği üzerine uzun uzun yazmak mümkün. Ama ruh halimizi de tarif etmek bakımından, yakın dönemde kaybettiğimiz John Berger’e bir atıf iyi bir özet olabilir.  

John Berger, kendi düşünce dünyasında yer edinen, büyük değer atfettiği sanatçılara, filozoflara ve devrimcilere dair görüşlerini müzik eşliğinde yapılan sıcak bir söyleşide Yücel Göktürk’e anlattığı düşüncelerinden oluşan ve Metis Yayınları’ndan çıkmış olan ‘İstanbul’dan Gelen Telefon’ adlı kitapda, kendisini çok etkileyen bir konuşmayı aktarır. ‘68 olayları sırasında Prag’da bulunan Berger’e bir Çek öğrenci şöyle der: “Bizim meselemiz önümüzdeki 24 saati azami özsaygı ve haysiyetle ve asgari tavizle yaşamayı becermek. Bizim tek derdimiz özsaygımızı, haysiyetimizi yitirmeden yaşamak.”

Bu sözlerin kendisi üzerindeki etkisini de John Berger, şu sözlerle dile getirir: “Bu sözler beni sarstı. O gün bugündür ‘azami özsaygı - asgari tavizle yaşamak’ mefhumu kulağıma küpedir. O Çek öğrencinin sözlerini hiç unutmadım. Yazdığım her şey bir bakıma onunla bağlantılıdır.”

Bu gerçekten bizim halimiz için de çok iyi bir özet.

www.evrensel.net