Bir suikastın politik anatomisi


21 Aralık 2016 05:00

Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un, Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde görev yapan Polis Mevlüt Mert Altıntaş tarafından öldürülmesinin bireysel bir eylem mi, yoksa örgütsel bir bağlam içinde belirli bir sonuç doğurmak üzere gerçekleştirilen bir eylem mi olduğu sorusunun yanıtı kuşkusuz ciddi önem taşıyor. 

Ancak bugün, zaman içinde yanıtını bulabilecek bu sorularla kendimizi sınırlamadan, bu suikastın nasıl bir politik zeminde gerçekleştiği ve bundan sonrasına ilişkin de ne gibi politik ve diplomatik sonuçlar doğurabileceğine odaklanmak gerekiyor.

Öncelikle saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş’ın eylemini gerçekleştirirken yaptığı konuşmaların, kullandığı söylemin, hem güncel politik düzlem bakımından hem de, daha öncesine gitmemiz gereken kaynakları var.

İktidar temsilcileri ve iktidara yakın yayın organları işin bu yönünü özellikle ihmal ediyorlar. 

Altıntaş, eylemini gerçekleştirirken hem ‘Allahu ekber’ diye bağırdı, hem de İslam’ın ilk dönemlerinde kullanılan ve bugün Suriye’de savaşan pek çok cihatçı grup tarafından da kullanıldığı bilinen şu cümleyi dile getirdi: “Bizler yaşadıkça daima cihad etmek üzere Muhammed’e bey’at edip söz vermiş kişileriz!”

Söylemin bu yaygınlığı, ona bir cihatçı grubun mensubu olmadan da kullanılabilir bir popülerlik sağlarken, bu, onu böyle bir eylemde kullanan kişinin örgütsel bağlantıları da olabileceği ihtimalini göz ardı etmeyi de gerektirmiyor.

Güncel bağlama gelmeden önce bir adım geriye çekilerek şu gerçeği vurgulamak gerekiyor. 12 Eylül’den sonra resmi devlet politikası olarak benimsenen ‘Türk-İslamcılık’, polis teşkilatı başta olmak üzere devletin güvenlik kurumlarındaki kadrolaşmanın ‘güvenilir çimentosu’ sayılmıştır. AKP iktidarı ile de, bu kadrolaşma eğiliminin İslami yönü güçlenmek üzere sürdürüldüğü sır değil. Mevlüt Mert Altıntaş da, bu politikanın elverişli ikliminde kendine polis teşkilatı içinde kolaylıkla yer bulmuş bir isimdir. Altıntaş’ın eylemi sırasında kullandığı ‘Halep’i unutmayız’, ‘Suriye’yi unutmayız’ vurguları ise, siyasal iktidarın Suriye ve Halep politikasından bağımsız okunamaz. 
Halep’teki cihatçılar Rusya ve Türkiye garantörlüğünde tahliye edilmiş olsa da, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, hem de iktidarın diğer temsilcilerinin Rusya başta olmak üzere, ABD ve diğer batılı büyük güçleri kendi Suriye politikalarının amacına ulaşmasını engelleyen güçler olarak sıkça zikrettikleri sır değil. İktidarı destekleyen gazete ve televizyon kanallarından, sosyal medya hesaplarına kadar geriye dönük yapılabilecek bir taramada bu gerçeği teyit edecek yüzlerce veriye rastlanacaktır.

Dolayısıyla Mevlüt Mert Altıntaş geçmişten bugüne kadar uzanan devlet politikasının zemininde kendisini ifade eden bir eylemcidir. Buna bir de, 15 Temmuz sonrası, Türkiye’nin tüm kentlerinde dev bilboardlara yazılan, hatta caddelere, sokaklara isim olarak konulan ‘şehit’, ‘gazi’ söylemleri etrafından her gün yeniden üretilen ve ‘Yenikapı ruhu’ diye de isimlendirilen ruh halinin, bir yandan HDP binalarına saldırının harekete geçirici motivasyonu olurken, bir yandan da devletin güvenlik kurumları içinde Mevlüt Mert Altıntaş gibi sonuçları olabileceğini görememek için, sosyolojiden, sosyal psikolojiden bihaber olmak gerekir. İktidara yakın gazetelerin ve yazarların saldırganın adına hemen ‘FETÖ’cü diye koymaları da dönemin ruhuna uygun bir suçlama biçimi olurken, şu soruyu da ortadan kaldırmıyor: ‘Velev ki gerçekten FETÖ’cü olsun, bu, suikast konusunda iktidarın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?’

Bir diğer nokta da, Türkiye istihbarat birimlerinin bu eylem karşısındaki pozisyonudur. Türk istihbarat birimleri eğer bu saldırıya bilinçli olarak yol vermedilerse, o zaman bulundukları ‘milli istihbarat’ algısı içinde Rus Büyükelçisini korumak öncelikli bir tercih olarak demek ki yoktu.

Rusya’nın bu saldırı karşısında tutumuna gelince. Rusya, büyük devletlerin çıkara dayalı diplomatik yaklaşımlarıyla tamamen uyumlu bir biçimde, bir yandan bu saldırıyı ‘Türkiye-Rusya ilişkilerini hedef alan’ bir saldırı olarak niteleyerek, bu olayın Türkiye’yi ABD’nin çıkarlar düzlemi içine tamamen yönlendirmesini engelleyerek, Türkiye’yi kendi bölgesel çıkarlar bağlamı içinde tutmak, bir yandan da Türkiye’nin büyükelçilerini koruma zaafına işaret ederek ve saldırganın ‘radikal İslamcı’ olduğuna şüphe olmadığını belirterek başka bir şey de yapmak istemiştir. O da Rusya’nın Suriye ile birlikte başından beri işaret ettikleri, Türkiye’nin cihatçılara destek politikasını böyle bir olayın sunduğu haklı zeminden de hareketle eğelemek, o politikayı cihatçılara destek vermekten artık tamamen uzaklaşması yönünde düzleştirmek.

Tüm bunlara ek olarak, artık laikliği benimsemiş hiçbir ülkenin büyükelçisi ve diğer diplomatları için Türkiye’nin güvenli bir ülke olarak görülmeyeceği de unutulmasın.

Bunların hiçbiri de, iç politikada algı oluşturmak için kullanılan klişelerle aşılabilecek sorunlar değil.

www.evrensel.net