Durumumuz yok!


04 Aralık 2016 09:43

Diyorlar korkutarak karaşın kaldığımız sarı
Dağlar gibi gençler âlemde perişan oldular.
Ece Ayhan

Zamanı geriye sarıp eski bahçelerin çocukluğundan söz edebilmek vardı işin içinde. Elleri koynunda kalmış bir sevinci çoğaltmak için sokağa taşmak yeterdi belki de.

Gidip orada, bir çiçeğe adını veren tenhada, saçlarını geceye savuran yıldızların adını ezber etmek dururken, çakılı kalıp acının sarmalında göğe bakmak kaldı yine.

İçli bir şarkıyı ezberlemek gibi yaşadıklarımız. Gün günden daha beter birikiyor acının tortusu. Dokunsan isyana beş kala jilet ışıltısı herkes. Ama durmanın ve yeniden durmanın damarlarında akıyor kanımız.

Şimdi orada, uzak bir kıyı kasabasında dinlenen rüzgâra güman etmiş insanların sesinde dünyanın ahvali biçim buluyor.

Oysa saklı sözcüklerin fısıldadığı akşamlar kendi zamanını bekliyor ve rakı celalleniyor buna. 

Yazının başında, Ece Ayhan’ın “Mektup Nadajlıdır Dom!” şiirinden yaptığım alıntı, belki de yaşadıklarımızı gün gün özetliyor, temize çekiyor ya da değişen bir şey olmadığına tanık kılıyor bizi. Bir şairi şiir yazması için ölümle korkutuyor şiir/şair. Sultanlar, tahtlar, kadifeler, saf ipekler ve sorar şair. Zaten şairin işi ne ki sormaktan başka: “Sen insanoğlunu öperek mi ele verirsin?” Duymuştur. Duyulur. 

Cinayeti diyanet ve onun biricik başkanı görüyor; ama ne yaman elbirliğidir ki, gazeteler cesetlerin üstünü örtmek için yarış halindeler. Olmamış, ülkede yangın çıkmamış, çocukları cinayete kurban gitmemiş bir ülkenin sakinleriyiz ve can sıkıntısından kafamızı kaşıyacak zamanımız bile yok.

Göğe yükselen salâ, cenaze taşıyan araçların çamura saplandığını umursamıyor bile. Kaburgası çatlarcasına heyecanla mikrofona abanıyor imam. Bugünleri bekliyormuş yıllardır sanki, cinayeti kader zırvasıyla örtmek için içinin derinliklerine iniyor.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, 30 Ağustos 1935 tarihinde subay oldu. İlk maaşından kazandığı parayla gidip “Havaya Çizilen Dünya”yı bastırdı. İlk maaşıyla ilk kitabını bastıran şairdir. Devlet katında yeri var. Bugün hâlâ sömürülüyor olabilmesinin ağırlığı oradan geliyor. 

“Çocuk ve Allah” bir arada; ama bugünlerde “Çocuk ve Cinayet”, “Çocuk ve Yangın”, “Çocuk ve İstismar”, “Çocuk ve Cenaze” konuşabiliyoruz ancak. 

Oturup Çanakkale kıyılarından ya da neden olmasın Ereğli’nin Karadeniz’e vuran hırçın dalgalarından bahsetmek varken, tekrar tekrar tabut omuzlamak zorunda kalmanın çıkmazı çoğalıyor içimizde.

Bilinmiyor mu? Biliniyor elbet. Melih Cevdet’e verelim sözü: “Ben ilk askerliğim sırasında tiritonit ameliyatı geçirmiştim, apandisiti aldırmak üzere Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde yatıyordum.

Bir gün Orhan’la Oktay geldiler. Şiirlerimizin bir kitapta toplanmasını konuştuk. Orhan Veli kitabın kapağında üçümüzün de adının bulunmasını istiyordu. Oktay Rifat ise buna razı değildi. Kitabın Orhan Veli tarafından düzenlenmiş bir antoloji olmasını istiyordu. Fikir birliğine varamadığımız için kitap Orhan’ın adıyla yayımlandı. İşte Garip’in kısaca hikâyesi budur.”

Çok uzağa gitmeye gerek yok, Garip’ten yola çıkıp günümüz şiirinin olmadık zırvalıkları ve fiyakası üzerine iki kelam etmek bile mümkün değil nicedir. Hatta belki Enver Gökçe üzerine bir yazı yazmak varken, zamanın ağırlığını büyütüyoruz omuzlarımızda. Sorunun muhatabı da yok üstelik. Yangının neden çıktığını, öğrencilerin neden öldüğünü açıklamıyor kimse. En yetkili ağız, insanın olduğu her yerde hatanın da olacağını, bunu engellemek için bir makine yapamadıklarını söyleyip hepimizden daha mağdur olduğunu vuruyor yüzümüze. 

Kendi yurdunu kapatan devlet, tarikata emanet ediyor çocuklarımızı. Sonrasını hepimiz biliyoruz. İstismardan kurtulanları yangın alıyor elimizden. Bütün kilitler sağlam üstelik; hapishaneden çıkmanın, yangın merdiveninden kaçmanın mümkünü yok.

Yangında ölen çocuklardan birinin babası “Durumumuz yok, mecburduk çocuğumuzu o yurda göndermeye,” diye demeç verdi gazeteye. Onca yol, onca köprü, onca havalimanı yapan devletin durumu var. Sit alanlarını imara açan devletin durumu var. Makam araçlarının sayısını bilmeyen devletin, vergileri ve zamları zırt diye ayarlayan devletin durumu var; ama çocuklarını okutacak insanların durumu yok. 

Garip’ten başlasan, İkinci Yeni’de soluklansan, Gülten Akın’a konuk olsan, Mehmed Kemal’le “Öğle Rakıları”na otursan kaç yazar?

Durumumuz yok!

www.evrensel.net