Bahçenin çığlığına bakıp ‘Yaşıyoruz sessizce’


23 Ekim 2016 04:55

Nerede doğarsa doğsun, öldüğünde bir şairin evine gömülür çocuklar. Acemi bir yalnızlık son bulur orada, mavi bozkır ile söyleşir ve suyla örter çıplaklığını şarkılar.

Orada bir şelale başlar söze. Damla damla çoğalmanın sesiyle hırçınlaşır boşluğa doğru. Söz uzar. Buğulanır harfler. Sermayesi hayal olanlar heybesinde tohum taşır toprak için. 

Ama işte sevincin sokakları mucizeyi hak edecek kadar geniş değil. Aynı hizada olsan da seninle boy ölçüşmek istemiyor hayat. Oysa güzelliğin omuzlarına dökülen saçlar uzadıkça bir memleket hasreti sarıyor cümleleri. Cümle kapıların kilitli olduğu yerde mektup beklemek gibi çoğalıyor telaş. Nereye? Gidecek yeri olmayanların son tanığı değil mi toprak? 

Bir yanlışı düzeltmek için girdiğimiz sırada şair çıkıyor karşımıza yine. Çoğalan boşluktan sızıyor, öksüz ruh gibi değil, gönül alıcı bir pınarın sesiyle oturuyor sofraya Şükrü Erbaş. O oturur oturmaz, acı da soluklanıyor yanında.

Erkenden eve gitmenin adımlarından geri dönmüş gibi; gitse kendi yalnızlığıyla yüzleşecek sessiz odalarda, gitmeyip kalsa geride kalan anılar ıslıkla çağıracak onu.

Bitmiş uykular seslenecek, duyacaksınız. İlaç kokuları, reçeteler ve çatlamış dere yatağı gibi dudaklar çıkacak karşınıza. Birden bir gerçekle yüzleşeceksiniz, konuşacak sizinle:

Bizden geçti de, demiştin, hepsi ölümün rahminde
Bu çocuklar nasıl yaşayacak bu ülkede.

Sonra işte acı dolu bir öpüşme isteği gibi, boğazına dizilen sözcüklerin kendi sesine küsmesi gibi zaman. Ellerini koyacak yer bulamadığında insanın kendine fazla olması gibi. Bir sinema afişinde yaşlandığını görmesi gibi insanın. Kirpiklerinde biriken her neyse onunla helalleşmesi… Böyle böyle biriken, böyle böyle çoğalan ve birden, beklendiği halde birden, hayatla yüz yüze ve birden, inatla ve ısrarla birden, şiddetle ve sevecenlikle birden kütükten düşmesi insanın.

Geriye kalan nedir? Geriye kalan şiirdir Şükrü Erbaş’ta. Çünkü hepimizin içinden çıkamadığı anda gidip sarılacağı ağaçların adresi var onun yeni kitabı “Yaşıyoruz Sessizce”de. Yeni konuğumuz. Koynunda saklandığımız sevinçlerin, koynunda büyüdüğümüz hayatın vedasıyla geride kalan boşluğa ağaç dikme telaşımız var orada. Bizde olanı ve sakladıklarımızı çıkarmış çatı katından. Tozlu fotoğraflarda yüzümüze bakmış uzun uzun ve bize geleceğimizi yazmış şair. Her şiirde başka bir bozgun karşılıyor anılarımızı. Bize uğramayacağını düşündüğümüz acılara tanık kılıyor içimizin saklı odalarını. Oradan bodruma iniyor, nemli ve buyurgan acılarla yüzleşiyor şiirler boyu.

Acı salkımlarıyla sınandığımız yerde, kendimizi güvende hissettiğimiz yerde sendeliyoruz. Toprak emanetine alıyor bizde olanı. Hayatımızın öteki yarısını veriyoruz toprağa. Hatta bunu bazen o kadar aceleyle yapıyoruz ki, zaten olması gerekeni yerine getiriyormuşuz gibi. Oysa sondan bir önceki duraktayız ve bir daha göz göze gelecek göz bulamayacağız karşımızda. Ondan geriye kalanlar karşılayacak bizi her adımımızda. Servilerle söyleşeceğiz. Mermere dokunacak parmak uçlarımız. Bir bayram sabahına ertelenecek görüşmeler. Her gece aynı uykuyu uyumanın rüyaları değişecek zamanla. “Beyaz tülbentlerde terleyen yorgunluk”tan geriye kalan her şey gelip oturuyor şairin karşısına. Neredeyse elli yıllık bir geçmişin evine dönüyor her akşam Şükrü Erbaş. Orada boşluğun fotoğraflarına soru soruyor ve tanrının kendini nasıl seveceğine dair ayrıntıları kışkırtıyor şair, şiirin alnında ter birikiyor. Zora koşuyor şiiri, zorun şiirini yazmakta ısrar ediyor Şükrü Erbaş. Biz o şiirlere dokununca göz uçlarımıza çiğ kokulu sabahlar sükûn ediyor. Zor olanı bizim için kolay kılmanın yollarını tıkayarak göçebe kederler ediniyoruz böylece. Nerede? “Kırmızı Bahçe”de:

Seni unutacak ömrüm kalmadı
Bir soğuk zamanın akşamında
Dönüp yine sana başlıyorum…

Şükrü Erbaş kiminle çıkıyor o bahçeye? O bahçede kimler var başka? Seslenen anneler var, sardunyaları sulamaları için saçlarını seviyor çocukların. O sevinçle serçeler de mutlu oluyor çünkü gülhatmiler de sudan nasibini alıyor. “Su değil kalbinin iklimini verdi çiçeklere”. Nasıl sevinmesin kediler ve köpekler, kuşlar ve böcekler hatta. Çünkü evin bütün karanlığını emer bahçe. Ve bazı durumlarda insan yazıklanır elinde buğulu rakı kadehi olmadığı için.

Ölümün olduğu kadar aşkın kapısını da aralıyor şiirler.  Yalnızlığın soluklandığı yerde gülüp oynadığı ele karşıdır, şairin.

“Bu kitap, bizim sagu, mersiye, ağıt geleneğimize, göç edeni de burada tutan, yaşatan yepyeni bir özellik getiriyor. (…) Yaşıyoruz Sessizce, aşkın, emeğin ve dünyanın ölümle bir daha yüceltildiği bir varoluş simyası,” demiş kitabın arka kapağında Şeref Bilsel.

Derin bir kesik izinin tarihi saklı dizelerin altında, kazdıkça soru çoğalıyor. Gidip yalnızlığa dayanıyor sözcükler. Bir yastığın boşluğundaki oyuk büyüyor. Uzun sürmeyecek gibi dursa da uzun sürüyor odalarda soğuk, eskimeyen bir acı dineliyor sezdirmeden.

Şükrü Erbaş, acıyla tartıyor acıyı son kitabında. Hiç uğramayacak olanı olanca yüküyle getirip bırakıyor omuzlarımıza. 

Yarası yaramıza değmiş şairin, kabulümüzdür!

www.evrensel.net