Kapitalizm, demokrasi ve medya


07 Ekim 2016 05:00

Bu hafta sizlerle geçtiğimiz günlerde kapatılan Hayat Televizyonu (Hayatın Sesi) için yazdığım 20 Nisan 2007 tarihli yazıyı bir kez daha paylaşmak istiyorum. Zira, içinden geçtiğimiz bu dönemde bağımsız medyanın varlığına/yaşatılmasına dönük gereksinim çok daha yakıcı bir şekilde hissediliyor.
***
Ünlü Fizikçi A.Einstein Monthly Review dergisinin 1949 tarihli ilk sayısı için kaleme aldığı “Neden Sosyalizm” başlıklı yazısında “kapitalizm” ve “demokrasi” kavramları arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi yalın bir dille açıklamıştır. Yazı boyunca modern kapitalizmin sözde özgürlükler üzerine kurulu olduğuna vurgu yapar Einstein. Her birey mülkiyet sahibi olmakta özgürdür, ama çoğunluk bunun gerektirdiği finansal olanaklardan yoksundur. Her birey yaşadığı toplumun yönetimine talip olmakta özgürdür ama çoğunluk bunun hayalini bile kuracak maddi imkanlara sahip değildir. Her birey kendi yöneticilerini belirlemekte hak sahibidir ve seçiminde özgürdür. Ne var ki burada dahi bireyin edindiği bilgiler üzerinden nesnel sonuçlara ulaşması ve siyasi haklarını zekice kullanması son derece zor, hatta olanaksızdır. Kapitalist sınıfın temel enformasyon kaynakları üzerindeki doğrudan ya da dolaylı hakimiyeti özgür bireysel iradenin ifadesi bir yana oluşması üzerindeki en temel engeldir. Einstein’ın yazıda belirttiği temel enformasyon kaynakları eğitim sisteminin yanı sıra dönemin medya araçları olan yazılı basın ve radyodur.
1940’lardan bugüne gelişen teknolojiyle birlikte medyanın bireysel iradenin oluşumuna müdahaledeki rolü kuşkusuz ki gün geçtikçe artmaktadır. Bu gelişmenin en temel aktörleri ise son on yıldır hayatımızda giderek artan bir yer kaplayan internet ve 1950’lerde en gelişmiş ülkelerde bile bir ayrıcalık iken günümüz toplumunun olmazsa olmazı televizyondur. Günümüzde emperyalizmin yürüttüğü savaşlara ve gerçekleştirdiği darbelere kamuoyu oluşturmak için kullandığı en önemli araçtır görsel medya. Ayrıcalıklı bir azınlığın, her gün emeğini sömürdüğü milyonlara gündüz onların sırtından kazandıklarını gece nasıl yediğini ilgiyle izlettiği,1 Mayıs’tan bihaber işçiye kahvede, birahanede 24 saat açık moda kanalıyla İtalyan markalarını ezberleten eşi benzeri zor bulunur bir ideolojik araç. Kaçmak imkansızdır, bakkalda, komşuda, kahvede, lokantada yanı başınızdadır.
Görsel medya ve özellikle de televizyon soğuk savaş süresince olduğu gibi bu sürecin sonunda da büyük rol oynadı. Sovyetler Birliği’nin çözülmesini, parti bürokrasinin geçici ayrıcalıklarını mülkiyet ve miras üzerinden daha büyük ve kalıcı kazanımlara dönüştürdükleri tepeden inme bir süreci “tabandan yükselen devrim” başlığıyla seyrettik. Oysa ki Yeltsin göreve gelmeden 1 ay kadar önce CIA tarafından düzenlenen ve yurt dışına çıkan Rus vatandaşlarınca doldurulan anketler dahil Batılı kaynaklar tarafından yapılan hiçbir ankette Yeltsin tarafından savunulan ekonomik liberalizasyona destek yüzde 20’nin üzerinde çıkmamıştı. Yüzde 75 gibi ezici bir çoğunluğun SSCB’nin korunması yönünde oy vermesine rağmen ülkeyi dağıtıp parlamentoyu topa tutan “demokrasi kahramanlarıyla” tanıştık. Bu algı hatasında 1991 ağustosunda gerçekleştirilen meşhur eylemlerde yer alan birkaç bin kişinin çeşitli kamera arkası hileleriyle yüz binler gibi dünyaya sunulmasının da rolü büyüktü. Elbette bir süre sonra gerçek açığa çıkmıştı ama kamuoyunun gündeminde artık Moskova’da yeni açılan McDonald’s önünde oluşan kuyruklar ve Pizza Hut reklamında oynayan Gorbaçov vardı.
Bir ideolojik hegemonya aracı olarak televizyonun uluslararası rolü Amerikan emperyalizminin sonraki dönemdeki ihtiyaçları doğrultusunda ve gelişen teknolojiyle birlikte artarak sürdü. Körfez Savaşı sırasında CNN aracılığıyla dünya ekranlarına taşınan Kuveyt hastanesinde görevli bir hemşirenin verdiği çarpıcı röportajı belki hatırlarsınız. Hıçkırıklar nedeniyle sık sık bölünen röportajda genç hemşire hastanedeki bebeklerin zalim Irak askerlerince nasıl katledildiklerini anlatmış ve o ana değin savaşa kuşkuyla yaklaşan Amerikan kamuoyu bir anda hükümetin savaş politikasını destekler bir pozisyona kaymıştı. Sonraları açığa çıktı ki bahsi geçen “hemşire” Kuveyt’teki ABD büyükelçisinin kızıydı ve önceden yazılmış, bütünüyle gerçek dışı bir metni profesyonel oyunculara taş çıkarır bir performansla süsleyerek okumuştu. Yine aynı dönemde Saddam’ın bölgede yarattığı tahribatın simgesi haline gelen ve Irak saldırısı sonrası körfeze yayılan petrole bulanmış karabatak fotoğrafı hepimizin zihnine kazınmıştır. Bu fotoğrafın Alaska’daki bir petrol tankeri kazasından sonra çekildiğini çok sonraları öğrenmiştik.
Yakın geçmişte Venezuela’da yaşanan Chavez’e yönelik darbe girişiminde özel televizyon kanallarının oynadığı rol çok çarpıcı bir şekilde göstermiştir ki, büyük sermaye televizyonlar aracılığıyla ülke siyasetine ekonomi üzerindeki gücünün çok daha ötesinde bir ağırlık koyabilme yeteneğine kavuşmuştur. Halk desteğiyle ablukayı kırıp görevi başına dönen seçilmiş hükümet üyeleri uzun bir süre darbenin savuşturulduğunu duyuracak bir televizyon kanalına dahi ulaşamazken, darbeciler halen sözde yeni hükümet adına uluslararası kamuoyuna açıklama yapabilmişlerdir. İki İrlandalı televizyoncunun neredeyse anı anına görüntülediği darbe süreci “Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak” adıyla bir belgesel haline getirilmiştir. Bugün Chavez’i Telesur gibi Latin Amerika genelinde yayın yapacak ve CNN’e alternatif bir medya odağı yaratmayı amaçlayan kapsamlı bir televizyon projesine iten en önemli etken kuşkusuz ki büyük sermaye grupları ve Amerikan emperyalizmi tarafından örülmüş medya barikatını aşmadan gerçek anlamda iktidar olamayacağı düşüncesidir.
Televizyon günümüzde bireyin dünyaya açılan penceresidir. Gündelik gözlemleriyle sınırlı bireysel tecrübelerinin ötesinde birçokları için bilgi edinme, fikir ve tercih oluşturma açısından yegane araç haline gelmiştir. Geçtiğimiz günlerde test yayınına başlayan Hayat Televizyonu sınırları sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda çizilen bu dar pencerenin sınırlarını kaldırmak iddiasıyla kurulmuştur. Kuşkusuz ki amacını başardığı oranda ülkemizdeki ideolojik hegemonyayı kırarak toplumsal açıdan olduğu kadar bireysel özgürlüklerin gelişmesine de katkı sunacaktır.
***
Geriye dönük baktığımızda gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki, Hayat Televizyonu olanakları elverdiğince bu boşluğu doldurmaya çabaladı. Namık Tarancı’nın, Metin Göktepe’nin televizyonu nasıl olursa, öyle oldu. Doğrunun yanında, yanlışın karşısında eğilmeden, bükülmeden dimdik durdu. Elbette eksikleri de oldu. Onlar da bize ders olsun. Daha güçlü döneceğiz, hiç şüpheniz olmasın.

www.evrensel.net