Münasebetsiz adamların şair arkadaşı


11 Eylül 2016 04:01

Arkadaşı Fethi Giray ile gitti Kürdün Meyhanesi’ne ilk. “Acem” de denilirdi bu meyhaneye “Yeni Hayat” diyen de vardı. Mevsim yazdı, meyhanenin kapısı açıktı. Perdeler çekili olduğundan kimse görünmüyordu içeride. Kapıdan girdiklerinde meyhanenin sol tarafından iki adam kalkıp Fethi Giray’ı karşıladılar, yer gösterdiler, birlikte oturmaya davet ettiler. Fethi Giray, arkadaşlarına onu tanıştırırken, “şair” dedi. Gönendi. Birkaç dergide şiirleri yayımlanmıştı ama “öğrenci” diye tanıştırılmaktansa “şair” diye tanıştırılmanın gönencini yaşadı. Kürdün Meyhanesi’nde konuk oldukları kişiler edebiyat meraklısıydı, ikisinin de ne yazıp çizdiğini biliyorlardı, okumuşlardı.
Uzunlamasına bir yerdi Kürdün Meyhanesi. Amerikan barın tepesinde içki şişeleri diziliydi, barın arkasındaki mutfaktan geliyordu mezeler. Herkes birbirini tanıyor gibiydi. Sakinlerdi. Sigara dumanı radyonun gürültüsüne aldırmadan yükseliyordu tavana doğru. Müşteriler, patron ve garsonlar dâhil, şakalaşıyorlardı aralarında. İlk gelişiydi ama alışıverdi hemen. Orhan Veli, Melih Cevdet, Şahap Sıtkı, Suat Taşer ve daha nice şair, yazar, ressam, oyuncu müdavimdi Kürdün Meyhanesi’ne. Başka kentlerden gelen sanatçılar da aradığı dostlarını burada bulurdu.
Meyhane sahibi Mehmet, sevip sayardı mekânına gelip gidenleri bazen de iş çığırından çıkar itip kakardı onları. Müşterinin bol olduğu bazı akşamlar iyice şirazeyi dağıtırdı mekân sahibi Mehmet. Bir gece kulağına eğilip, “Yahu siz bazı günler buraya uğramasanız olmaz mı?” dedi. Anlam veremedi. Nedenini sorduğunda karşı masada oturanları göz ucuyla işaret etti, “Sizi gözlüyorlar, bunlar hafiye be!” dedi. Kalabalık günlerde polisin masayı boş yere işgal etmesini istemiyordu meyhaneci.
Hafiyeler önlerine konulan boş bira şişelerinden içer gibi yapıp onların masasındaki edebiyata, şiire, sanata dair konuşmalarını not ediyorlardı. Cumhuriyet kurulalı ne kadar olmuştu ki? Abdülhamit’in hafiyelerini bilirdi de Cumhuriyet’in hafiyelerini ilk defa duymuştu. Okuduğu polisiye romanlardaki hafiyelerle kıyasladı karşısındakileri. Ertesi gün Fethi Giray’a anlattı durumu. “Boş ver, bunlar bizim neyimizi gammazlayacaklar?” diye ciddiye almadı Fethi.
Birkaç gün sonra mahalleden “Polis Kâzım” kesti yolunu. “Sen akıllı çocuksun, istikbalin de parlak. Ama münasebetsiz adamlarla düşüp kalkıyorsun. (…) O meyhaneye gitme, o meyhanedekilerle konuşma!” dedi.
“Benim konuştuğum adamların hepsi değerli insanlar… Şair, ressam, sanatçı…” diye karşılık verdi. Polis Kâzım, “O işler karın doyurmaz, boş ver. Sen benim dediğimi yap, ziyan etmezsin…” diyerek uzaklaştı.
Ticaret Bakanlığı’nda işe girdiğinde dosyası önüne konuldu. “Solcularla düşüp kalktığı”na dair raporlar vardı dosyada. Nurullah Ataç, Cahit Sıtkı, Sadri Ertem, Ertuğrul Şevket gibi insanlarla arkadaşlık etmekle suçlanıyordu. 
Nurullah Ataç, Atatürk Lisesi’nde; Sadri Ertem, Polis Koleji’nde öğretmendi. Cahit Sıtkı, Çalışma Bakanlığı’nda mütercimdi. Adı geçen herkes devlet dairesinde çalışıyordu üstelik. İktidar, İkinci Dünya Savaşı’na girmemek için uğraşıyordu. Bu acayip ortamda sanat ve edebiyatla ilgilenip savaş karşıtı olan insanlar bir bir fişleniyor, haklarında dosyalar hazırlanıyordu.
“Demokratları takip eden polis, demokratlar iktidara geldi, bizi takip etti. Demokratlar düştü, ihtilal hükümeti iş başına geldi. Polis ihtilalcileri bıraktı, bizi yine takip etti. (…) Bizi izleyen ve izleten polis şefi vatana ihanetten bir yüce mahkeme önünde yargılanarak mahkûm oldu. Fakat onun, o zamanlar bizim hakkımızda düzenlediği dosyalar olduğu yerde duruyor.”
Evi basıldığında, dişinden tırnağından artırıp satın aldığı kitaplar didik didik arandı. Kundaktaki kızını mışıl mışıl uykusundan uyandırıp kundağı aradı polisler. Çuvallara doldurup götürdükleri kitapları, gören olmadı bir daha. 
Karakollar, sorgu odaları, sıfır numara saç, tifo, tifüs aşıları. Hapishane savcısı mektepten arkadaşıydı. Sabah ziyaretine geldiğinde yaralı ayağındaki terliği çıkarıp tutulduğu odadaki tahtakurularını ezdi; ama tükenecek gibi değildi. 
Kürdün Meyhanesi’nde birlikte içtiği bazı gazeteciler aramalar sonucu evinde “mühim vesikalar bulunduğunu” yazdı onun hakkında. Kardeşleri korkudan ziyaretine gidemiyordu. Gazetelerin hakkında inanılmaz şeyler yazdığı kişiyi görmekten çekiniyorlardı. Eşini işten atmışlardı bile. Eski topraktı babası, korkuya kulak asacak adam değildi. 
“Demokrasi, insan hakları ve haysiyeti, özgürlük diye boşa nutuklar çekelim. Vatandaşların vergisi ile işlemesi ve mutluluk getirmesi gereken kurumlar vatandaşın karşısına ‘düşmandan daha düşman’ bir davranışla çıkmaktadırlar.Bunların raporlarıyla vatandaşa reva görülen zulmü, memleketi mazallah bir düşman ordusu işgal etmiş olsaydı yapamazdı.”
Aylar sonra duruşmaya çıkarıldığında “Sizi ne diye buraya getirmişler ki?” dedi hâkim. Daha yaşına basmamış kızına ve ailesine kavuşabilecekti nihayet.
Yazı boyunca kendisinden alıntılar yaptığımız, 1940 kuşağı şairlerinden, “Acılı Kuşak”tan Mehmed Kemal’in hikâyesidir yukarıdaki satırlar. İlk kitabı “Birinci Kilometre” toplatılmıştı.
Necmiye Alpay ile Aslı Erdoğan, hapishane avlusunda, “Birinci Kilometre” de.

www.evrensel.net