10 Eylül 2016 04:57

Mülkiyet ilişkileri-2: Demokrasi: bitirilemez bir resim

Paylaş

Çarşamba günkü yazı Ceyda Karan’ın yazısındaki kıymetli bir sorudan yola çıkarak yoğun bir emek sömürüsü eşliğinde sermayenin merkezileşmesi ve her türlü irrasyonel yöntemin de yardımıyla yoğun bir birikimi anlamına gelen faşizmin ekonomi politiğini ele alıyordu. Karan’ın o yazısında “Demokrasi ve mülkiyet ilişkileri üzerine düşünmeden olabilir mi? Örgütlü toplum için neoliberalizm onaylı sivil toplumculuk, çoğulculuk, kimlik siyaseti ve ademimerkeziyetçilik kafi mi?” diye sorduğu sorudan yola çıkarak bu yazıda mülkiyet ilişkileri bağlamında demokrasi üzerine konuşabiliriz.

Kabaca, mülkiyet ilişkileri bakımından faşizm ile demokrasi arasında öze ilişkin bir ayrım yoktur. Üretim araçlarının elinde toplandığı özel sınıf, bu üretim araçlarından yoksun, “emeğinden başka satacak hiçbir şeyi” olmayan sınıfı sömürür.

Faşizm bu iki sınıf arasındaki ilişkinin ikinciler aleyhine bütün imkanların kullanıldığı bir siyasal biçimse, demokrasi de bölüşüm süreçlerine müdahale edebilme kanallarını açmak, mekanizmalarını oluşturmak için mülksüzlerin sonsuz bir mücadele yürüttüğü, karşısındaki sınıfların da bir noktadan sonra “genel kamu düzeninin yararı adına” bu taleplere kısmen yanıt verdiği sistemin adıdır.

19. yüzyıldan beri (belki biraz daha önce) siyasal sistemler, karşısındaki sınıfı bir masaya oturtmak, sokakta, grevde, meydanda kazanılmış haklarına yasal bir statü kazandırmak, gerekli mekanizma ve kurumları oluşturmak için mücadele eden işçi sınıfının bu konudaki başarısının düzeyini yansıtmıştır. Sınıfın kolektif haklarının bağıtlandığı toplusözleşme; bir işçi için nasıl bir konutta yaşayacağının, sağlık ve eğitim haklarının, sosyal güvenliğinin, ailesinin geleceğinin, hatta giderek yaşadığı kentin düzenlenişinin kendisi tarafından kontrol edebildiği duygusunu kazandıran bir mutabakat metnidir. Bu mutabakat metninde ne yazacağı ise onun örgütlü gücüne, eyleminin etki düzeyine bağlı olduğu kadar karşısındaki sınıfların ekonomik birikim, sosyal güç, pazarlığın yapıldığı konjonktürdeki pozisyonu gibi faktörlerce de belirlenir.

Ancak toplusözleşme sadece mülksüzlerin iktisadi çıkarlarını korumaz. Toplusözleşme toplumsal ve siyasal ilişkilerin bütününe yayılmış bir mantığın metaforudur.  Böyle anlaşıldığında demokrasinin karşılıklı bir pazarlık ortamı olduğu söylenebilir. Bu pazarlıkta kendi olanaklarını geliştirmek isteyen mülksüzler, bunu sürekli daraltmak isteyen ve bunun için her türlü zor aygıtını da elinde tutan sınıfa karşı sürekli alarmdadırlar. Demokrasi olmuş bitmiş bir resim değil, sürekli bir itiş kakış sayesinde bir türlü tamamlanmayan, tamamlanmayacak olan bir tablo; bir süreçtir.

Bu süreç ancak kapitalizme özgü mülkiyet ilişkilerinin değişmesiyle başka bir veçhe kazanabilir. Rusya’da 1917 Ekim Devrimi bu deneyimi tarih sahnesine sokmuş; Rus emekçileri hem üretim araçlarındaki özel mülkiyete son vermiş hem de orada yeni bir devlet; emekçi karakterli bir devlet kurmuşlardı. Mülkiyet sahibi sınıfla bundan yoksun olan sınıf arasındaki mücadelenin mantıksal uzantısında yer alan şey, bu sistem değişikliğidir. Yani sosyalizm.

Ancak hayat bu kadar düz bir çizgide ve bu kadar kolay formüllerle ilerlemez. Mülksüzlerin çözmek zorunda olduğu sorunlar çoğalıp çeşitlenir, birlikte aynı hayatın paylaşıldığı kesimlerin talepleri ve bazen bunların şiddetli çatışma ve mücadelelere sahne olması demokrasinin niteliğini de önceden olmayan yeni başlıklar ekleyerek değiştirir. Kimlik talepleri, parlamento içinde ve dışındaki siyasal katılıma dair çoğulculuk talepleri, ademimerkeziyet toplusözleşme metaforik sürecine müzakere edilmesi gereken birer konu olarak dahil olur. 

Bunlar bazen son ölümcül uğrağı ertelemeye çalışan ve bu yüzden çözmesi kolay sorularla uğraşmak isteyen mülk sahibi sınıfların da kontrol edebileceğini, baş edebileceğini düşündüğü talepler olduğundan son tahlilde kolay bir ödün konusudur. Bazen, bazı coğrafyalarda hiç böyle olmayabilir. Ama önünde sonunda bu talepler bir kez gündeme gelmiştir ve demokratik çerçeveyi genişletmek bunların çözümünü gerektirir.

Şu önemli; özel mülkiyet esasına dayalı bir sistemin sınırlarını aşmayan, zorlamayan talepler ile özel mülkiyetten arındırılmış bir dünya düzeni özlemi arasında derin bir yarık bulunmaz. Bir talep bazen Rusya’da Potemkin zırhlısında patlayan “kurtlu kuru fasulye” isyanında olduğu gibi, zincirleme reaksiyonun tetikçisi olabilir. Sorun bunun mülkiyetsiz bir sisteme geçiş imkanına dönüştürülmesini öngören stratejiyi bir an bile akıldan çıkarmamakta. Hangi masaya oturulursa oturulsun bu stratejik hesapla oturmakta.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...